Hümanist Büro çocukla ilgili haberleri yorumluyor...


10 Eylül 2013

Çocuk gelin öldüğüyle kaldı!

Adana'da, 25 Eylül 2012'de, kendisini kaçıran gençle, yörenin geleneklerine göre yapılan düğünle nikahsız evlendirildikten 8 ay sonra, evinin yatak odasındaki pencereye kendini kurdele ile asarak yaşamına son veren 15 yaşındaki Kübra Ulaş'ın ölümüyle ilgili soruşturma tamamlandı.




15 yaşındayken Emrah E. tarafından kaçırılan, tecavüze uğrayan ve tehditler sonucu yapılan düğünle resmi nikahsız şekilde evlendirilen Kübra Ulaş, kısa bir süre sonra Emrah E.'den şiddet görmeye başlamış. Emrah E., 2 aylık hamile Kübra ile tartışmış, ardından da karnını tekmeleyerek dövmüş. Ertesi gün şiddetli karın ağrısı şikayetiyle hastaneye giden Kübra, bebeğini düşürmüş. Bunalıma giren ve odasına kapanan Kübra, 3 gün sonra evin pencere demirine kurdeleyle asılı halde bulunmuş.

Kübra'nın babasının kızının intihar etmiş olamayacağını ve öldürüldüğünü iddia etmesi üzerine C. Savcısı tarafından, Kübra'nın nikahsız eşi Emrah, annesi Meryem ve babası Ali hakkında 'kasten öldürme, intihara yönlendirme ve yardım etme' suçlarından soruşturma başlatılmış.

Adana Adli Tıp Grup Başkanlığı, 'cesette herhangi bir ateşli silah veya kesici alet yarasına rastlanmadığı, ölümün asılmaya bağlı meydana geldiği' yönünde rapor vermiş. C. Savcısı da rapor ve ifadeler doğrultusunda 'şüpheliler hakkında kovuşturmaya yer olmadığına' karar vermiş.

Türkiye, hem anayasası, hem de tarafı olduğu uluslararası sözleşmeler gereğince çocuğun esenliği, eğitimi ve sağlığı için gerekli bakım ve korumayı sağlamak ve bu amaçla tüm uygun yasal ve idari önlemleri almakla sorumludur. Bu kapsamda Devlet, çocuğu her türlü cinsel sömürüye ve cinsel suistimale karşı da koruma güvencesi verir.

Bu yükümlülükler, her tür ihmal ve istismar şüphesinin ciddiyetle soruşturulmasını gerektirir. Kadın intiharlarında özellikle küçük yaşta evlendirilen kız çocuklarının intiharlarında, intihara yönlendirilme veya zorlanma bizim ülkemizde toplumun bildiği ama hukukun tanımadığı bir örtülü “suç” türü olarak mı kalacak?

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin göreve geldiğinde "çocuk gelinlere müsaade etmeyiz" demişti, ancak Kübra örneği çocuk gelinlerle mücadele konusunda herhangi bir ilerleme kaydedemediğimizi açıkça gösteriyor. Şunu kabul edelim ki, bu olayı intihar olarak ve dolayısıyla basit bir adli mesele olarak gören ya da bir başka deyişle bu olay üzerine çocuk gelinler ve intihara sevk ve zorlama niteliğindeki aile içi şiddeti özel bir çalışma ve mücadele alanı haline getirmeyen Devlet de Kübra’ya tecavüz eden Emrah ve Kübra’yı koruyamayan ailesi gibi sorumludur. Bu yüzden soyut vaatler ile yetinilmemeli, çocuk gelinlerle mücadele ve çocuklara yönelik her türlü hak ihlaline karşı somut adımların takipçisi olunmalıdır. 


1 Ağustos 2013

Fındıkta Çocuk İşçiliğine Son!

Fındık sektörünün köklü firmalarından Durak Fındık tarafından başlatılan 'Fındıkta Öncelikli Kalite Projesi' kapsamında üreticilere 25 bin adet çuval dağıtılacak. Projenin amacı 'çocuklar fındık bahçesine değil, oyun bahçesine' sloganıyla fındıkta çocuk işçiliğine son vermek.




Fındık hasadı makine kullanımına uygun olmadığından, Dünyadaki fındık üretiminin %75'lik payına sahip olan ülkemizde fındık hasadı çok fazla insan emeği istiyor. Bunun için de fındık üretimi yapılan illere aralarında çocukların da bulunduğu çok sayıda mevsimlik ve gezici tarım işçisi geliyor.
 
4857 sayılı İş Kanunu'na göre 15 yaşını doldurmamış çocukların çalıştırılması yasaktır. Türkiye, tarafı olduğu 182 ve 183 sayılı Sözleşmeler ile en kötü koşullarda çocuk işçiliğini sona erdirmeyi ve çocukların istihdamında asgari yaş belirlemeyi taahhüt etmiştir. Bu kapsamda mevsimlik tarım işçiliği Türkiye'de en kötü çocuk işçiliği alanlarından biri olarak beyan edilmiş ve bu iş kolunda asgari çalışma yaşı 17 olarak belirlenmiştir.
 
"En kötü biçimlerdeki çocuk işçiliği" ifadesi, doğası veya gerçekleştirildiği koşullar itibariyle çocukların sağlık, güvenlik veya ahlaki gelişimleri açısından zararlı olan işleri kapsar. Fındık toplamak da "en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliği" kapsamındadır. Fındık toplanan araziler çok eğimlidir. Çocukların özel eldivenleri ya da kaymalarını engelleyecek ayakkabıları yoktur. Yapılan araştırmalar, çocukların haftada bir kez yıkanabildiğini göstermektedir. Fındık hasadı Ağustos-Eylül aylarında yapıldığı için çocuklar okula geç başlamak zorunda kalmaktadır. Çocuklara herhangi bir mesleki oryantasyon veya eğitim programı hizmeti de sunulmamaktadır. Bu yüzden fındık toplamak, 138 sayılı Sözleşmenin ulusal mevzuat ile düzenlenmesine izin verdiği işler kapsamında kabul edilemez.
 
"Çocuklar fındık bahçesine değil oyun bahçesine" projesi önemli bir adımdır, ancak yeterli değildir. 182 sayılı Sözleşmeye göre her üye Devlet, çocuk işçiliğinin en kötü biçimini sona erdirmek için idari, adli, sosyal ve eğitsel her türlü tedbiri almak ve bunu bu koşullardaki bütün çocukları kapsayacak şekilde yapmakla yükümlüdür.
 
Devletin bu yükümlülüğü yerine getirebilmesi için her şeyden önce, fındık hasadında çalışma asgari yaşını 17'ye çıkarması gerekiyor ama bunun yapılabilmesi için şunlara da yanıt bulmak gerekecek:  
  1. Ailenin gelir kaybı nasıl karşılanacak?
  2. Çocuklar aileleri çalışırken ne yapacaklar?
  3. Çocukların eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanması nasıl güvence altına alınacak?
 

22 Haziran 2013

Bingöl'de bir çocuk 6 askerin istismar ve tecavüzüne uğradı iddiası




1997 doğumlu, Bingöl'ün Solhan İlçesi Hazarşah Köyü nüfusuna kayıtlı E.A. isimli kız çocuğuna 5 uzman çavuş tarafından 2011 yılından itibaren farklı tarihlerde cinsel istismarda ve tecavüzde bulunulduğu iddia edildi. Konuya ilişkin suç duyurusunda bulunan E.A., bu kişilerin yargılanmasını istedi.
 
Sanıklar tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Çünkü TCK 104. maddesi 15 yaşını doldurmuş olanlar ile cinsel ilişkiyi çocuğun cinsel istismarı kapsamı dışında tutuyor. İşin bu kısmı için sadece şunu sormak gerekiyor: TCK 104. maddesi neden değiştirilemiyor?
 
Ama daha da önemlisi, bu ülkede çocuk istismarını önlemeye yönelik bir politika ne yazık ki hala bulunmamakta. Dolayısıyla şimdi kendimize şu soruları sormamız gerekir:
 
Daha ne kadar süre çocukların cinsel istismar haberlerini bu sükunet ile izlemeye devam edeceğiz?
 
Ne zaman bu görmezden gelme hali son bulacak?
 
Bu vakaların neden önlenemediğinin hesabını ne zaman soracağız?
 
Ne zaman Gezi Parkı'nda olduğu gibi her zaman ve her yerde çocuklar da gündemin bir parçası, hatta öncelikli bir parçası olabilecekler? 

 

6 Haziran 2013

“Çocuklar Halkın İktidarında Rahat Oyun Oynar”
 
 


Çocuklar halkın iktidarında rahat oyun oynar...
 
Çünkü o zaman;
Neyi yakıştırıyorsa onu giyer,
Düşüncelerini ifade etmekten korkmaz,
Cinsel tercihini saklamak zorunda kalmaz,
Yarını ile ilgili kaygı duymaz.

Gezi Parkı, bunun gerçek olabileceğine dair bir umuttur. Bu umudu doğuran barışçıl, yaratıcı, paylaşımcı ruhu canlı tutmak için bir önemli sebep de “çocuklarımız”dır… 

 

27 Mayıs 2013

İşçi çocuk ihmalden öldü!

Adana'da 13 yaşındaki ilköğretim öğrencisi okul harçlığını çıkarmak ve ailesine katkıda bulunmak için çalıştığı plastik fabrikasında kafasının pres makinesinde sıkışması sonucu hayatını kaybetti. 


Adana'da okul harçlığını çıkarmak ve ailesine katkıda bulunmak için çalıştığı plastik fabrikasında kafasının pres makinesinde sıkışması sonucu hayatını kaybeden 13 yaşındaki ilköğretim öğrencisi Ahmet Yıldız'ın babası Mustafa, daha önce şikayetçi olduğu işyeri sahibinden 'kader' diyerek şikayetinden vazgeçmiş. Kick Boks Dünya 2'cisi olan sanık Ali Koç (30) ise, “Şampiyonaya hazırlanmam gerekiyor” diyerek tahliyesini istemiş. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı da bakanlığın avukatıyla davaya müdahil olmuş.
 
İlköğretim 7. sınıf öğrencisi, babasının iflası üzerine aile geçimine katkıda bulunmak için çalışmak zorunda kalıyor. Bir fabrikada çay-kahve servisinde çalıştığı söyleniyor. Olay günü bozulan bir makine içinde kalan ürünü almaya çalışırken başı prese sıkışıyor ve hayatını kaybediyor. İşyeri sahibi hakkında dava açılıyor ve bu davaya Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı da müdahil oluyor.
 
Bu olayda, fabrika patronu hakkında açılan dava taksirle ölüme sebebiyet verme suçlaması ile açılmış olmalı. Çocuk koruma açısından sorunu sadece bir işyeri yöneticisinin ihmalinden ibaret görebilir miyiz? Çocuğun böyle bir işyerinde çalıştırıldığını fark etmeyen öğretmen ve iş müfettişinin de dikkatimizi çekmesi gerekmiyor mu? 
 
Daha da önemlisi bunu fark eden öğretmen ne yapabilir sorusuna ne yanıt verebiliriz? Örneğin Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğünü arayabilir mi? Ararsa, ne tür bir hizmet verilir? Eğer aranabiliyorsa, aranmış mı? Aranmamış ise, acaba neden?
 
Bakanlık şunu araştırıyor mu: Her öğretmen öğrencisi çalışmaya yönlendirildiğinde durumu Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü'ne bildirebileceğini ve onun konuya kalıcı, çocuğun ve ailenin yararını korumaya elverişli bir çözüm bulabileceğini biliyor mu? Bilmiyor ise burada bir hizmet kusuru yok mu?
 
Bu olayın tek sorumlusu patron olursa, çocuk koruma sistemindeki eksikliklerden kaynaklanan zararı görmezden gelirsek, bir sonraki iş kazası mağduru çocuk için gene çok geç kalmış olacağız.
 

18 Mayıs 2013

Ev hanımına çocuk teşviki!

Ev hanımları gibi çalışmayan kadınlara yönelik destek modelleri de devreye giriyor, ev hanımlarına çocuk teşviki geliyor...
 

 
Hükümet nüfusun yaşlanması sebebiyle çok çocuk sahibi olmayı destekleyen bir politika izliyor. Son günlerde de bu kapsamda çocuk teşviklerini arttırmaya yönelik politikalar tartışılmaya başlandı.
 
Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz, çocuk teşviklerinde her konunun tartışıldığını; bu kapsamda nakit yardımların çalışma hayatına ve eğitime etkilerinin araştırıldığını ve farklı ülke politikalarının incelendiğini belirtmiş. Yapılması planlananların sadece maddi teşviklerle sınırlı olmadığı; esnek çalışma saatleri, yarı zamanlı çalışma olanakları gibi başka teşvik edici düzenlemeler üzerinde de durulduğu belirtilmiş. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı ise, üçüncü çocuk için verilecek yardımın 5.000 TL olma ihtimaline ilişkin sorulara, konunun araştırıldığını söyleyerek yanıt vermiş.
 
Gerçekten tüm boyutların düşünüldüğünden emin olmak, her yetişkinin sorumluluğu. Bu nedenle düşünmek gerekir, beni ne teşvik ederdi diye? Çocuk doğduğu anda verilecek 5.000 TL teşvik edici mi? Doğum sonrası bakım giderlerini nasıl karşılayacağım diye kaygılanıp, sonrasında nasıl okula göndereceğim, nasıl sağlıklı bir yuva sağlayacağım, nasıl oyuncak, giysi, yiyecek alacağım diye kaygılanmayan var mıdır?
 
Her çocuk kendi rızkı ile doğar denip, dünyaya getirildikten sonra açlık çeken 12.500.000 çocuğu rızıksız bırakan kim?
 
12.500.000 çocuğun maruz kaldığı açlık sorununun çözümü bulunmadan; bütün çocuklar için kaliteli beden ve ruh sağlığı hizmetlerine, eğitime eşit erişim imkanı olmadan; kentler çocukların oyun, spor, kültürel ihtiyaçları dikkate alınarak planlanmadan teşviki kabul etmemek gerekir. Bunlar olmadan alınacak 5.000 TL ile ne ailenin ne de çocuğun ihtiyacı kalıcı olarak çözülebilecek. Sadece kendinizi düşünmeyin, 12.500.000 çocuğu ve onların ailelerini düşünün.

13 Mayıs 2013

Emine Erdoğan: Çocuk kalbi çabuk kırılır

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve Muradiye Vakfı’nın Gönül Elçileri Projesi kapsamında Koruyucu Aile Tanıtım toplantısına katıldı.




Sayın Emine Erdoğan katıldığı koruyucu aile tanıtım toplantısında, çocuk esirgeme yurtlarında boşanmalar ya da ekonomik yetersizlikler nedeniyle bırakılan çok sayıda çocuk olduğunu belirtmiş ve bu çocukların aile yanında yetişmemelerinin çok önemli olduğunu belirtmiş.
 
Daha sonra söz alan Aile ve Sosyal Politikalar Bakan Yardımcısı Aşkın Asan'ın verdiği bilgiye göre, 2005 yılından bu yana 9 bin 118 çocuk ailesinin yanına döndürülmüş, 35 bin çocuğun da kurumlara gelmemesi için ailelerine yardım edilmiş. Ayrıca son dört ay içinde 2 bin 479 aile koruyucu aile olmak için başvurmuş.
 
Gerçekten de çocuğun aile yanında büyümesi özellikle psiko-sosyal gelişimi açısından vazgeçilmez önem taşıyor. Ama burada ailesi yanına döndürülen veya ailesi yanında kalan ya da koruyucu aileye verilen çocuk sayısı kadar kamuoyunu ilgilendiren bir başka konu daha olmalı: Ne kadar sorusu kadar önemli bir diğer soru da "nasıl". Nasıl döndürüldü? Örneğin nakdi yardım dışında psiko-sosyal destek veriliyor mu? Veriliyorsa kaç personel ile veriliyor bu hizmet? Bu hizmeti veren personelin uzmanlaşmasını sağlayacak ne tür programlar var? Bu çocukların aile uyumunu ve ailesi içinde güvenliğini izleyen bir mekanizma var mı? Uygulama sonuçları ile ilgili yürütülen bağımsız değerlendirmeler var mı? Bağımsız bir izleme mekanizması var mı? Bu hizmetten yararlanan çocuklar, hakları ile ilgili bilgilendiriliyor mu ve başvurabildikleri bir mekanizma var mı?
 
Bütün bunlarla ilgilenmek, hem Devletin hem de bütün toplumun sorumluluğu... Dolayısıyla sadece kaygılanmak veya şikayet etmekle olmaz; merak etmek ve araştırmak gerekiyor.    

6 Mayıs 2013

13 yaşındaki çocuk, pazaryerindeki tuvalette ölü bulundu.

Kütahya'da çakmak gazı kokladığı öne sürülen İlköğretim Okulu 7'nci sınıf öğrencisi 13 yaşındaki S.K., pazaryeri tuvaletinde ölü bulundu.




Kütahya'da belediyeye ait kapalı pazaryerinin altında bulunan tuvaletlerde sabah saat 07.00 sıralarında 13 yaşında bir çocuk ölü bulunuyor. Ölüm sebebinin çakmak gazı zehirlenmesi olduğu düşünülüyor.
 
Tiner, bali, çakmak gazı gibi bağımlılık yapıcı maddelerin çocuklar tarafından kullanılması, uzun zamandır çocukları tehdit eden risklerden biri. Yapılan araştırmalar, ölümcül olabileceği bilinen bu riskin tehdidi ile karşılaşan çocuk sayısının hiç de az olmadığını ortaya koyuyor.
 
Buna karşın, madde kullanım riskini önlemek ve madde bağımlısı çocukları tedavi etmeye yönelik çalışmalar ne yazık ki hala geliştirilebilmiş değil. Örneğin pek çok ilde danışmanlık veya tedavi etmeye yönelik uzmanlaşmış hizmet yok.
 
Önleme konusu çok daha geniş bir hizmetler ağının ürünü. Bu hizmetlerde ne durumdayız sorusunu yanıtlamak için şu sorunun yanıtı fikir verici olabilir: Bu çocuk ilköğretim çağında okulda olduğuna göre, okulda nasıl oldu da madde kullandığı fark edilmedi?
 
Anlamayı kolaylaştırmak için devam edebiliriz: Fark edildiyse ne yapıldı ya da fark eden bir öğretmenin kullanabileceği olanaklar nelerdir?
 
Daha da iyi anlamak için: Acaba bu olay sonrasında kendini bu ölümden sorumlu hisseden ve bu ölümün ortaya koyduğu en azından tedavi hizmetlerinin yaygınlaştırılması ihtiyacını gidermeye yönelik bir eylem planını harekete geçiren kimse olacak mı?

 

2 Mayıs 2013

"Marjinal" Validen "Dilan" Açıklaması

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, gaz bombası sonucu yaralanan Dilan Alp için "Tam bir radikal mensuptur" dedi.




İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun, 1 Mayıs'ta yaralananlarla ilgili yaptığı açıklamada şunları söylediği iddia ediliyor:
"Dilan adlı kızımız da yaralıdır. Dilan örgüt üyesidir, marjinal grup üyesidir. Bizde kayıtları vardır. Çatışma içindedir. Tam bir radikal mensuptur. Yaptığımız hiçbir eksik ve yanlış işlem yoktur."

Bu açıklama üzerine insan masumiyet karinesini tartışmak istiyor; idarenin elinde bulunan istihbarat bilgilerinin kullanılmasına dair kuralları konuşmak istiyor; bir insanın örgüt üyesi olması ile ilgili bir bilginin gösteriler sırasında kullanılan zor sonucu yaralanması ile ilişkisi nedir ki, bu açıklama yapılıyor demek istiyor. Ama bu olayda bütün bunların önünde duran, konuşma sırasında bütün bunları çok gerilere iten bir söz var: Dilan henüz 17 yaşında bir çocuk…

Velev ki Valilik açıklamasında verilen bilgi doğru olsun; burası kamu idarecilerinin 17 yaşında bir çocuğun marjinal bir örgüte üye olduğu bilgisine sahip olup, bu bilgiyi o bir gösteride yararlanınca “eh, aslında onun kabahati” demek üzere beklettiği bir ülke mi? Bu ülkede kamu idarecilerinin, bir çocuğu marjinal bir örgüt üyeliğinden korumak gibi bir görevi yok mu? Eğer gerçekten ellerinde bir bilgi var idiyse; kamuoyuna, bu bilgi üzerine çocuğun korunması için ne yapmış olduklarının açıklanması talep edilmeyecek mi? Yoksa, bir çocuğun bir örgüte üye olmasını, gösterilerde yaralanması ile ilgili iddiaların savunması olarak kabul edecek miyiz?
 
Toplu olarak hatırlamamız gereken bir ilke var: Dilan henüz 17 yaşında bir çocuk…

 

28 Nisan 2013

Dört çocuktan biri yoksul

Betam'ın araştırmasına göre, Türkiye'de 4.6 milyon çocuk yoksulluk içerisinde yaşıyor. Güneydoğu Anadolu'da ise çocukların yüzde 42'si yoksul.




Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi'nin (BETAM) araştırmasına göre, 2006'da 2010 yılına önemli düzelmeler kaydedilse de hala 4.6 milyon çocuk maddi yoksunluk içinde yaşıyor. Araştırma sonuçlarına göre Türkiye'de 4.6 milyon çocuk, yani her dört çocuktan biri beslenme, ısınma ve giyim gibi temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor ve bölgeler arasında da çocuk yoksulluğu açısından derin farklar bulunuyor. Çocuk yoksulluğu Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yaşayan çocukların yüzde 40'ını olumsuz etkiliyor.
 
Çocukların yüzde 40.3'ü ısınma ihtiyacını yeterli derecede karşılayamazken, yüzde 40.8'i eskiyen giyeceklerini yenileyemiyor. 12.5 milyon çocuk ise beslenme ihtiyacını karşılayamıyor, yani gün aşırı et, tavuk ya da balık içeren yiyecekler yiyemiyor.
 
Kıyafetleri yüzünden arkadaşları alay edince okulu bırakan 9 yaşındaki Özgür de 4.6 milyon çocuktan biri. Özgür'ün durumu haberlerde yer alınca Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, twitter üzerinden açıklama yaparak konuyla ilgili olarak il müdürünü görevlendirdiğini belirtmiş.
 
Bu haberleri bir arada değerlendirince, çocuk koruma sistemimiz ile ilgili durumu saptayabilmemiz için şu soruların yanıtlarını araştırmamız gerekir:
(1) Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı il müdürlerinin bu gibi durumlara müdahale etmesi için Bakan tarafından özel olarak görevlendirilmeleri mi gerekiyor?
(2) Eğer gerekmiyorsa, Bakan'ın yaptığı özel bir dikkat çekmekten ibaret olduğuna göre; Bakanlığın bu gibi haberler üzerine yapması gereken bundan mı ibarettir?
(3) Eğer öyleyse, gerekenin yapılması için geri kalan 4 milyon 599 bin çocuğu da gazetecilerin tek tek saptaması ve haber yapması mı gerekecek?
(4) Bu durumda BETAM'ın ortaya koyduğu 4.6 milyon çocuğu etkileyen çocuk yoksulluğu sorunu ile mücadele konusunda asli sorumlu kurum Gazeteciler Cemiyeti midir?
 
Bu ülke 12.5 milyon çocuğunun beslenme ve gelişme ihtiyacını kaynakları olmadığı için değil, bu kaynakları kullanma konusunda doğru planlama yapamadığı ve hatta yanlış politikalar uyguladığı için ve daha da vahimi bu sorunla mücadeleye yönelik önerileri de dikkate almadığı için karşılayamıyor. Biz yetişkinlerin bu hataları, sadece bu çocukların karınları guruldayarak uyumaları anlamına gelmiyor; aynı zamanda zeka geriliği, buna bağlı olarak eğitimde başarısızlık, yetersiz beslenmeye bağlı hastalıklar vb. anlamına geliyor.
 
BETAM'ın çocuk yoksulluğu ile mücadele için sunduğu öneriler, Türkiye'de çocuklarla ilgili her tür çalışmada önceliğin verilmesi gereken alanı çok çarpıcı biçimde gösteriyor: 
  • Gerçekçi bir protein zafiyeti haritası çıkarılmalı ve buna göre maddi destek politikaları düşünülmeli.
  • Yoksul çocuklara yönelik araştırmalar derinleştirilmeli ve etkili destek politikaları acilen tasarlanmalı.
  • Çocuk yoksulluğuna yönelik araştırmalar özellikle beslenme ve ısınma sorunlarına odaklanmalı.
  • Genel olarak da yoksulluk araştırmaları ve yoksullukla mücadele TÜBİTAK ve Kalkınma Bakanlığı tarafından öncelikli alan ilan edilmeli.

 

 

 

22 Nisan 2013

Çocuk geline Yargıtay'dan izin verdi

Çocuk yaşta evlenip hapis cezası alan çiftlere, Yargıtay’dan bu kez iyi haber. Yargıtay, İzmir’de küçük yaşta kızla evlenen erkeğe verilen cezayı bozdu.


Gerekçe, çocuk gelin yaşını büyük gösterdiği için sanığın suçu bilerek işlememesi...

6 yıl önce 19 yaşında bir delikanlı (B.E.), 15 yaşında bir kız çocuğunu (R.İ.) kaçırmış. Bu iki genç daha sonra evlenmişler. Ancak durum öğrenilince delikanlı hakkında İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesinde dava açılmış ve 8 yıl 4 ay hapis cezası verilmiş. Dava sırasında delikanlı, "ben eşimi kaçırırken yaşının küçük olduğunu bilmiyordum" demiş. Habere göre Yargıtay bu savunmaya itibar ederek, yere mahkeme kararını bozmuş.
 
Akşam gazetesi, bu kararı Yargıtay'ın çocuk geline verdiği izin olarak yorumlamış ve bunu "iyi haber" olarak duyuruyor. Bu olayda ülkenin yargısından basınına çocukların erken yaşta evlendirilmesi ile ilgili toplumsal bakış açısını ortaya koyan birçok veri var. Bunlar bu ülkede çocuk gelinlere izin verilmeyeceğini söyleyen her politikacı ve yetkili için oldukça yol gösterici nitelikte. O nedenle de üzerinde durulması gerekiyor.
 
Çocuk yaşta evlendirilmenin veya evlenmeye izin verilmesinin neresi iyi haber, bunu haberden anlamıyoruz. Ama herhalde "çocuk yaşta evlendirilme bu ülkenin bir gerçeği, bu çocuklara ceza uygulanması evlilik ile verilen zararı daha da büyütüyor" bakış açısına dayanıyor bu yorum. Elbette bir haklılık payı var. Bu habere konu olayda olduğu gibi, tarafların ikisinin de çocuk olduğu durumlarda ceza tehdidi ikinci kez mağduriyet yaratıyor. Ama burada ilk zarar erken evlilik ile doğduğuna ve bu sorun bu ülkede önemli bir sorun olduğuna göre, ceza tehdidinin ortadan kalkması nasıl bir "iyi haberdir"?
 
Habere göre Yargıtay, "eşim bana yaşının büyük olduğunu söyledi, ben de dış görünüşüne bakınca buna inandım" savunmasını yeterli kabul etmiş. Bu karar sadece bu değerlendirmeye dayalı ise, haberin başlığı "Çocuk geline Yargıtay'dan izin" mi olmalı? Eğer Yargıtay böyle bir yorum yapıyorsa, çocukların cinsel istismarı ile mücadele edenlerin, bu eylemin faillerine verilen cezayı arttırmakla sınırlı politikalarını tekrar düşünmeleri gerekmez mi?
 
Eğer bu ülkede çocuk gelinler ile mücadeleye yönelik bir politika ve çalışma varsa, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bu gazete haberi üzerine bir tepki vermiş olmalı. Hem bu haberin veriliş biçimi, hem de habercilerin bakış açıları ve kullandıkları terminoloji, çocuk istismarı ile mücadele planlarında basında farkındalık yaratmaya yönelik çalışmalara öncelik verilmesini sağlamış olmalı. Gerçekten sağladı mı, buna bakmak gerek.
 
Yoksa, üç maymunu oynamayı sürdürüyor olacağız. Bir yandan izin vermeyeceğiz deyip, komisyonlar kurup, araştırmalar yaparken, bir yandan her gün bütün netliği ile durumu ortaya koyan olaylardan ders çıkarmamayı başka nasıl açıklayabiliriz?     

15 Nisan 2013

"Çocuk Bakımı Erkeklerin de Sorumluluğu"

Kreş Haktır Platformu, bakım hizmetlerinin devlet tarafından sosyal haklar kapsamında verilmesini talep etti. İş ve ev yaşamının uyumlulaştırılmasının sadece kadınlar üzerinden tartışılmaması gerektiğini belirtti.




Bakım hizmetlerinin devlet tarafından sosyal haklar kapsamında verilmesini talep eden Kreş Haktır Platformu tarafından bir basın açıklaması düzenlendi. Platformun tespitleri ve taleplerinin bazıları şöyle (tamamı için www.kreshaktir.org):

  • Asgari ücret 780 lira iken, metropollerde 700-800 lira, diğer illerde ise 400-500 lira olan kreş ve yuva ücretleri ile bu hizmete erişim birçok aile için mümkün değildir.
  • Türkiye'de kamu kurum ve kuruluşlarınca açılan, 0-6 yaş çocuklara yönelik kreş ve gündüz bakımevi sayısı 130. Bu sayı 2004'te 419'muş.
  • 0-3 yaş arası çocukların neredeyse tamamı, 3-6 yaş arası çocukların ise yüzde 65'i evlerde bakılıyor.

  • Çocuk bakım ve eğitim hizmetleri tüm ebeveyn ve çocuklar için bir hak haline getirilmelidir.
  • Kreşler, kolay ulaşılabilir, ücretsiz, nitelikli ve özellikle vardiyalı çalışanların çocukların için 24 saat açık olmalıdır.
  • Özellikle ebeveynin evde ya da dışarıda tam gün çalıştığı bir düzende, kreş hizmeti vermenin yanı sıra, 4+4+4 sistemi nedeniyle yarım gün okula giden ilköğretim öğrencilerinin gün içinde ders çalışıp, sosyalleşebilecekleri merkezlerin oluşturulması gerekmektedir.
  • İşyerlerinde emzirme odası ve çocuk bakım hizmeti verilmesi zorunluluğu kadın çalışan üzerinden değil, toplam çalışan üzerinden uygulanmalıdır.
  • Mahalle kreşleri, işyeri kreşleri, Organize Sanayi Bölgesi (OSB) kreşleri gibi birçok kreş modeli olmalı, çocuklarını nasıl bir kreşe göndereceklerinin tercihi ebeveyne bırakılmalıdır.

Platform, hem çocuk bakımı anne ve babanın ortak sorumluluğudur diyor, hem de anne babanın bu sorumluluğunu yerine getirebilmesi için onu desteklemek Devletin sorumluluğudur diyor. Bu nedenle bütün taleplerin dikkate alınması gerekiyor. Aynı günlerde Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, hükümetin bir yandan kadınları en az üç çocuk sahibi olmaya teşvik eden, diğer yandan da kadın istihdamını arttırmayı hedefleyen politikalarını birleştirmek için buldukları yöntemi açıkladı. Kadınlara doğum öncesi ve sonrasında verilecek izin sürelerinin arttırılması, emeklilik için gereken sürelerin azaltılması gibi yöntemler üzerinde çalışıldığı görülmekte.

Her ortamda en az üç çocuk politikasını sürdüren hükümetin, bir yandan kadınların eşit eğitim ve eşit istihdam olanaklarından yararlanabilmesi için eğitim ve çalışma hayatı ile ilgili kapsamlı politikalar üretirken, bir yandan da gerek çocuğa gerekse aileye sunması gereken hizmetlere dair planlama yapması gerekiyor. Platformun talepleri de tam bunları söylüyor. Dolayısıyla bütün topluma düşen de bu taleplere sahip çıkmaktır.


8 Nisan 2013

609 çocuk böyle öldü!

Gündem Çocuk Derneği'nin açıkladığı "2012 yılı Çocuk Hakları" raporunda 1 yılda 609 çocuğun doğal olmayan yollarla öldüğü bildirildi. Toplumsal olaylarda 3, mayın ve askeri mühimmat nedeniyle 4, silahlı çatışmalarda 4, yargısız infaz sonucu 1, kamu görevlilerinin ihmali nedeniyle 40, aile-akran-çocuk şiddeti nedeniyle 48, bireysel silahlanma nedeniyle 30, intihar sonucu 32, trafik ve ev kazaları nedeniyle 361, işyerinde 38, afetlerde 14 çocuk yaşamını yitirdi. Bu sürede 40 yabancı çocuk da Türkiye'de yaşamını yitirdi.





Gündem Çocuk Derneği'nin hazırladığı rapora göre, 2012'de 609 çocuk yaşamını kaybetti. Raporda yer alan çocuk ölümlerinden bazıları şunlar:

* Özgür Taşar (15): Hakkari'nin Yüksekova İlçesi'nde çıkan olaylarda kitleye polisin müdahalesi sonucu göğsünden vurularak yaralandı. Kaldırıldığı hastanede öldü.

* Ertan Dilaver (14): Ağrı Doğubayazıt'a bağlı Kızılkaya Köyü'nde askeri yerleşim alanına yakın bir yerde hayvanlarını otlatırken mayın patlaması sonucu öldü.

* Veysi Demir (13): Van'ın Çaldıran İlçesi'ne bağlı Toprakseven Köyü'nden mazot için İran sınırına giderken başından vurularak öldürüldü.

* Muhammet Ersek (2): Menenjit tanısı konulan Muhammet, uygun hastane aranırken bekletildiği ambulansta can verdi.

* Z.Ö. (16): Çocuk gelin... Eylül'de Ağrı'nın Doğubayazıt İlçesi'nde karnındaki 8,5 aylık bebeğiyle öldü.

* Ercan Özdemir (8): Kayseri'de okulunun giriş kapısında oynayan Ercan, üzerince düşen kaplama taşlarının altında kalarak öldü.

* Ali B. (1): Şubat'ta Çorum'da babası tarafından dövülen Ali, tedavisi bittikten sonra taburcu edildi. Taburcu edildikten bir hafta sonra babası tarafından tekrar dövülen Ali, hastaneye götürülürken yolda öldü.

* Gonca Yaman (12): Konya'nın Seydişehir İlçesi'nde 22 Ağustos'ta nereden geldiği belli olmayan bir kurşunla başından ağır yaralanan Gonca Yaman, 21 gün hastanede tedavi gördükten sonra öldü.

Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, 2012 yılında Gündem Çocuk Derneği'nin yaptığı araştırma ile tespit edebildiği 609 çocuk önlenebilecek tehlikelere maruz kalarak hayatlarını kaybettiler. Bu olayların hiç birinin, toplumda "bizim çocuk koruma sistemimizde bir eksiklik mi var" infiali yaratmamış olması sanırız Türkiye'e çocukları tehdit eden en büyük risk.

Toplumun odağında çocukların bulunmaması, birinci önceliği onlara vermeyi taahhüt etmiş bir Devletin kurumlarını alarma geçirmeli, o da olmuyor.

Bu ülkede çocukların ve çocuk haklarının korunmasından sorumlu kurumlar, bu durumu acil durum sinyali olarak görmeli ve toplumda çocuk haklarına karşı bir duyarlılık yaratmak için kolları sıvamalı. Ama bu da bir çelişki değil mi? Çünkü çocuk haklarına duyarlı bir toplumdan beklenti, 609 çocuğun önlenebilir sebeplerle hayatını kaybetmesini kabul etmez bulması ve Devlete bunun hesabını sormasıdır. Öyleyse Devlet kendi görevini yerine getirmediğini fark edecek bir toplum yaratmaya hiçbir zaman çalışmayacak mıdır? Dileriz olmaz...

Ama sadece ümit ederek de beklenemez. Eğer 609 çocuğun ölümünde önlenebilecek tehlikeler ile ilgili gerekli tedbirlerin alınmamış olması bir ihmal ise, bu rapor sonrasında harekete geçilmemesi de, bir kamuoyu baskısı oluşturulmaması da bir başka ihmaldir. Bu durumda masum değiliz hiç birimiz...