Hümanist Büro çocukla ilgili haberleri yorumluyor...


31 Temmuz 2012

Çocuk mahkemelerinde psikolog ve pedagog yok.

Adalet Bakanı Sadullah Ergin, çocuk mahkemelerindeki psikolog ve pedagog kadrosunun yarıya yakınının boş olduğunu bildirdi.




CHP İstanbul milletvekili Sedef Küçük'ün soru önergesini yanıtlayan Adalet Bakanı, 19 Mart itibariyle çocuk mahkemelerindeki 68 psikolog kadrosunun 24'ünün, 69 pedagog kadrosunun 33'ünün, 68 sosyal çalışmacı kadrosunun ise 27'sinin boş olduğunu belirtmiş. Birkaç gün önce bir başka soru önergesine verile yanıtta da 27 ile ve 6 ilçede toplam 33 çocuk mahkemesi olduğunu bildirmişti.

Bir ülkenin %60'ında çocuk mahkemesi yok ise, var olanların da %40'ında sosyal çalışma görevlisi yok ise, bu ülkede çocuklara özgü bir adaletin varlığından söz edilebilir mi?

Bir yanda eşitlik prensibini ihlal eden niceliksel sorun, diğer yanda ise kaliteyi etkileyen uzmanlık problemi dururken, geçtiğimiz günlerde çocuk adaletini değiştiren çok önemli bir kanun değişikliği yapıldı. Bireysel emeklilik ile ilgili kanunun içerisine yerleştirilen bir madde (md. 38) ile Çocuk Koruma Kanunu'nun 3. maddesinde yer alan "sosyal çalışma görevlisi" tanımı değiştirildi. Sadece sosyal hizmet uzmanı (sosyal çalışmacı) olmak üzere eğitim almış kişilerin uzmanlığı olan bir iş, bu eğitimi almamış başka meslek mensuplarına da açıldı. Yeni kanuna göre artık "sosyoloji, çocuk gelişimi, öğretmenlik, aile ve tüketici bilimleri" alanlarında eğitim almış kişiler de sosyal çalışma görevlisi olarak görevlendirilebilecek.

Bu durumda diyelim ki boş olan kadrolar dolduruldu, işe yarayacak mı? Sosyal inceleme eğitimi almamış kişiler sosyal inceleme yapabiliyor ise, sosyal hizmet bölümleri neden var? Bu hata yapılan işin özelliğini bilmemekten mi, yoksa önemsememekten mi kaynaklanıyor? Her iki ihmal de üzerinde ciddiyetle durulmasını gerektirmiyor mu?

30 Temmuz 2012

Korkunç alışveriş!

Kan donduran olayı Vali anlattı: 60 yaşındaki alacaklıya 14 yaşındaki kızını vermiş.




Ağrı'da 14 yaşındaki bir kız, babası tarafından borcuna karşılık kendisinden 46 yaş büyük bir adama verilmek istendi. Son anda evden kaçmayı başaran kız çocuğu, devlet korumasına alındı. Ağrı Valisi Ali Yerlikaya, “Bunlar halen, bu zamanda oluyor mu diye bizim aklımız almıyor. Çocuk yaşta bir kızcağızı, ekonomik bir nedenden dolayı nasıl başkasına veriyoruz? Vicdanımız el vermiyor" dedi.



Halbuki daha birkaç gün önce aynı ilde çocuk yaşta evlendirilmiş bir başka kadın akıl almaz işkence sonucunda hayatını yitirdi. Cenaze töreninde kimse yoktu, bir grup kadın ve ailesi defnetti cenazeyi. Ağrı Valisi bu olayla ilgili olarak da ''Melek kocasına ailesinin emanetiydi. Daha önceden bizlerin haberi olsaydı, devletimizin imkanları çok. Her imkan seferber edilirdi.” dedi.

Melek'in ailesi dahil birçok kişi sorumlulardan hesap sorulmasını istiyor. Ama bu talebin geri planına bakınca asıl zorluğumuz zaten sorumluları tespit etmek değil mi?

Mesela Mehveş Evin "Melek'in ölümü Devletin ayıbı" başlığı altında diyor ki; "Melek'e işkence eden, öldüren o ailenin tüm fertleri teşhir edilmeli, yargılanmalı. Bakan Fatma Şahin, bu davanın bizzat takipçisi olmalı! Eğer devlet, Melek'e yapılanlara sessiz kalırsa aile içi şiddetle mücadele, gülünç bir imaj gösterisinden öteye gidemez."

Devletin ayıbı sadece failleri yargılamaması, teşhir etmemesi mi? Ağrı Valisi'nin açıklamaları bir başka şey söylemiyor mu? İşkenceye maruz kalmış bir bireyden devletin haberinin olmaması da ayıp değil mi?

Basında bu konuda neredeyse her gün en az bir haber çıkarken, bir ilin valisinin "bu zamanda böyle şeyler olur mu aklının almaması" devletin ayıbı değil mi?

Bu kadına işkence eden veya bu çocukları evlendiren kişiler teşhir edilir ve cezalandırılırsa sorumluları tespit etmiş olacak mıyız; ya da adalet tecelli etmiş olacak mı?

29 Temmuz 2012

Cezaevindeki çocuk sayısı yüzde 42 arttı.

Adalet Bakanı Sadullah Ergin, 2005’e oranla 2012’de ceza infaz kurumlarında bulunan tutuklu ve hükümlü çocuk sayısının yüzde 42’lik bir artışla 2 bin 206’ya yükseldiğini bildirdi.




CHP İstanbul milletvekili Sedef Küçük'ün soru önergesini yanıtlayan Adalet Bakanı, ceza infaz kurumlarında toplam 2.206 çocuğun bulunduğunu, bu çocuklardan 1.797'sinin tutuklu, 409'unun hükümlü olduğunu ve 2005 yılı ile karşılaştırıldığında ceza infaz kurumlarında bulunan çocuk sayısının %42 artış gösterdiğini bildirmiş. Aynı zamanda da çocuk mahkemelerinin sayılarını vermiş, 27 il ve 6 ilçede toplam 33 çocuk mahkemesi olduğunu bildirmiş.

Bu durum şunları gösteriyor:
  1. Çocuk suçluluğunu önleme stratejimiz başarılı değil.
  2. Özgürlüğün kısıtlanmasına alternatif etkili yöntemlerimiz yok.
  3. Hakimlerin olması gerekenin aksine tutuklama veya hapis cezası yoluna başvurma eğilimi artıyor.  
Öyleyse, şu soruların da yanıtlarını bulmamız gerekiyor:

Ne oluyor da hakimler daha fazla tutuklama veya hapis cezası kararı veriyorlar?
  • Alternatif tedbirler olmadığı için mi?
  • Cezayı tek ve en etkili yol olarak gördükleri için mi?
  • Suça karışan çocuk sayısı arttığı için mi?
  •  
Olasılıklar bunlar ise, biz bu sorunlar ile başetmek için nasıl bir yol izliyoruz?
  • Alternatif tedbir kurumları ve hizmetleri neden oluşturulmadı? En kısa zamanda oluşturulmasını nasıl sağlayabiliriz?
  • Oluşturulanlar neden etkili değil? Etkili psiko-sosyal programlara ve uzman personele sahip kurumlar nasıl kurabiliriz?
  • Hakimler özgürlüğü kısıtlayıcı tedbir ve cezaların çocuklarla çalışırken etkili bir yol olmadığını görmeleri için yeterli bilgiyi neden alamıyorlar? Hakimlerin eğitiminde ve uygulama süreçlerinde çocuk adaleti konusu nasıl ele alınmalı?
  • Önleyici hizmetlerin eksiklikleri nerede? Etkili bir önleme modelini nasıl oluşturabiliriz? Hangi hizmetleri nasıl verirsek çocukların suça itilmesini önleyebiliriz?

28 Temmuz 2012

DEAH'ta Çocuk Doktoru Krizi

Diyarbakır'ın ve bölgenin en büyük hastanesi olan Diyarbakır Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde çocuk doktoru krizi yaşanıyor. Günde yüzlerce hastanın tedavi edildiği hastanede çocuk doktoru yok.



 
Diyarbakır Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne tayin olan çocuk doktorlarının en fazla 2 ay görevden sonra başka bir ilçeye geçici görevle görevlendirilmesi nedeniyle ilde kriz yaşandığı bildiriliyor.

En son beyninde ödem oluşan bir çocuk acil olarak hastaneye kaldırılmış ancak aile hastaneye geldiğinde çocuk doktorunun bir başka ilçeye geçici görev ile gönderildiğini öğrenmiş.   

Diyarbakır 1.500.000 nüfuslu bir şehir. Yaklaşık 500.000 çocuk yaşıyor bu şehirde. Bir çocuk doktoru olsa ve o da hep ilde bulunsa, geçici görev ile başka yere görevlendirilmese ne değişir? Ne kadar değişir?

Burada daha ciddi bir çocuklara yönelik sağlık hizmetlerinin planlanması sorunu yok mu? Örneğin kaç çocuğa bir çocuk hekimi, bir çocuk psikiyatristi, bir çocuk cerrahı düşmesi gerekiyor, biliyor muyuz? Bu sayıya ulaşmak için bir planımız var mı? Çocuk sahibi olmayı planlayan herkesin bu planın peşine düşmesi gerekmez mi?

Daha çok çocuk sahibi olmayı desteklemeden önce, artacak nüfusun bu ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağının planlanması gerekmez mi?


27 Temmuz 2012

5 yaşındaki çocuk demir kapıya sıkıştı.

Manisa Turgutlu’da okul bahçesinde oyun oynayan 5 yaşındaki Muhamed Aykaç demir kapının parmaklıklarına sıkıştı. Küçük çocuk parmaklıklar kesilerek kurtarıldı.




5 yaşındaki bir çocuk gittiği anaokulunun bahçesinde bahçe kapısı ile oyun oynuyor ve bir süre sonra da bahçe kapısının demir parmaklıklarına sıkışıyor. Çocuğun ağlamasını gören çevredekilerin, durumu sağlık ve AKS 110 ekiplerine bildirmesi üzerine demir parmaklıklar kesilerek kurtarılıyor ve hastaneye kaldırılıyor.

Bunlar sıradan çocukluk dönemi kazaları mı? Çocukların onlara hizmet veren kurumlarda kaza sonucu yaralanmaları veya hayatlarını kaybetmeleri, akıl ve bilime değer verilen bir toplumsal düzende kabul edilemez bir ihmal değil midir?

Hayatını anaokulunda lavabonun düşmesi sonucu kaybeden Efe'nin babası bu ihmallere dikkat çekmek için uğraşıyor. Bu uğraşa rağmen çocukların bulundukları kurumlarda güvenli yaşam için düzenli güncellenen bir standartlar bütünü oluşturmazsak ve buna uygunluğun denetlenmesini sağlamazsak, sorumluluğu kadere yükleyip yaşamaya devam edebilecek miyiz?


26 Temmuz 2012

Sünnete Avusturya'dan da yasak.

Vorarlberg eyaletinin valisi, sünnetle ilgili yasal statü netleşinceye kadar, sağlık gerekçeleri dışında sünnetin durdurulmasından yana tavır aldı.




Bu tartışma Almanya'da başlamıştı. Değişik Avrupa ülkelerinde yayılıyor. En son olarak da Avusturya'nın en batısında, Almanya sınırında bulunan Vorarlberg eyaletinin valisi, Devlet hastanelerinde dini gerekçelerle yapılan sünnetin durdurulmasını istemiş.

Bizim de bu konuyu ele alma zamanımız gelmedi mi? Burada çok önemli bir tartışma var: Anne baba çocuğa kendi dinini empoze edebilir mi? Çocuğun anne babasının kültürü ve değerlerini öğrenme hakkı, anne babanın da çocuğa bu değerleri öğretme hakkı var. Ancak, bu hakkın bir de sınırı var: Çocuğun seçme hakkına saygı. Yani çocuğun hakkını ortadan kaldıracak müdahaleyi Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (md. 14) kabul etmiyor.

Vücut bütünlüğüne müdahale eden uygulamalar seçme hakkını ortadan kaldıran uygulamaların en somut örneği. Üstelik hekimlerin tıbbi yararları konusunda hem fikir olmadığı bu işlem, bazı yerlerde hekim olmayan kişiler tarafından yapılıyor ve çocukların telafisi imkansız zararlara maruz kalmasına neden oluyor. Hem uygulama biçimi, hem de ilgilendirdiği haklar bakımından bu kadar önemli bir konu toplu sünnet düğünlerini haberleştirmenin dışında bir ilgili hak etmiyor mu?



25 Temmuz 2012

Çocuk Gelin Yargıda

Ağrı'da yaşanan insanlık dışı olay görenleri şaşkına çevirdi ve pes dedirtti...




Ağrı'nın Hamur İlçesi'nde 8 yıl önce evlendiği kocası ve kocasının ailesi tarafından dövülerek akıl sağlığını kaybeden ve bir tuvalete bağlanmış ve açlıktan ölmek üzereyken bulunan Melek Karaaslan'ın ailesi şikayetçi olarak, sorumluların yargılanmasını istemiş.

Ağrı'da bir kız çocuğu 8 yıl önce 16 yaşında iken evlendirilmiş. Çeşitli defalar kocasından şiddet gördüğü için ailesine sığınmış, fakat kocasının tehditlerinden korkarak evine geri dönmüş. Son olarak birkaç gün önce evinin tuvaletinde bir tahtanın üzerinde akıl ve beden sağlığını yitirmiş biçimde bulunarak hastaneye kaldırılmış. Ailesi sorumlular hakkında dava açılmasını istemiş.

Bu dava Türkiye'de çocuk koruma sistemi bakımından çok önemli bir sınav. Bu davanın önemli bir sorusu var: SORUMLULAR KİM?

Çocuk ve kadın hakları alanında çalışan bütün kuruluşların elbirliği ile izlemesi gereken bu davada merakımız şu:

Acaba gerçekten sorumluları tespit edebilecek miyiz? Cezalandırmak için olmasa bile, tekrarları önleyecek bir mekanizma kurabilmek, bu mekanizmanın yokluğu sebebiyle zarar görmüş tüm çocuklardan "özür dileyebilmek" için bunu yapmak zorunda değil miyiz?





24 Temmuz 2012

Çocuk kuryelere esrar baskını...

Diyarbakır’dan şehirlerarası otobüsle İzmir’e gelip, ellerindeki 15 kilogram esrarı satmak istedikleri ileri sürülen yaşları 18’den küçük B.A. ve C.T., polisin takibi sonucu yakalandı.



 
İzmir Emniyeti Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü Narkotik Büro Amirliği ekipleri, yaptıkları istihbarat çalışması sonucunda, şehirlerarası otobüsle Diyarbakır'dan kente uyuşturucu madde getirileceği bilgisini edinmiş. Otobüs terminalinde önlem alan ekipler, yolcu otobüsünden inen, yaşları 18'den küçük B.A. ve C.T.'yi yakalamış. Gözaltına alınan "şüphelilerin" yanlarındaki bavulda 15 kilogram esrar ele geçirilmiş. İfadelerinde suçlamaları kabul etmeyen ve Çocuk Şube Müdürlüğü ekiplerine teslim edilen çocukların, işlemlerinin ardından adliyeye sevk edileceği bildirilmiş.

Çocuklar suçlamayı kabul etmemişler, ancak varsayalım ki doğru bu suçlama. Bir çocuk esrarı nasıl bulur ve satar? Bu eylem doğası itibariyle çocukların suçta kullanılmasının ve bu kullanma işinin de çeşitli istismarlar ile birlikte gerçekleşmesinin örneği değil midir?

Öyleyse burada esas mesele 15 kg. esrar mıdır, 15 yaşındaki çocuk mu?

Yani çocukları suçta, hele ki uyuşturucu suçunda kullanan bir çetenin ele geçirilmesi, uyuşturucu ticareti yapan iki çocuğun yakalanmasından daha önemli değil midir? Öyleyse bu haber neden bu aşamada yayınlandı?

İki önemli soru daha var: (1) Eğer gerçekten çocukların çantasından esrar çıktı ise, çocuklara o esrarı sattıran kişiler bulunacak mı ve bizim bundan haberimiz olacak mı? Örneğin bu haberde çocuklardan “şüpheliler” diye bahseden gazeteci işin bu kısmını merak edip, takip edecek mi? (2) Yakalanan çocuklara ne olacak? Onların bu suçta kullanılmış olmalarını bir çok istismara da maruz kalmış olabilecekleri şüphesini oluşturmak için yeterli karine olarak görüp, terapileri ve korunmaları için çalışan birileri olacak mı? Böyle programlar var mı?

23 Temmuz 2012

BM’den takdir aldık (!)

BM Çocuk Hakları Komitesi, Türkiye’de son dönemde çocuklara yönelik düzenlemeleri övdü. Beğenilen bazı uygulamalar şunlar: İnternete uygulanan filtre, engellilerin rehabilitasyon ve eğitim olanaklarından daha fazla yararlanması, anne-bebek ölüm oranında yaşanan azalma, kız çocuklarının okula devamı için yapılan çalışmalar.




Haber, BM Çocuk Hakları Komitesi’nin Türkiye için yayımladığı 18 sayfalık “Sonuç Gözlemleri Raporu”nun ilk 2 sayfasını güzel özetlemiş ve demiş ki Türkiye 10 “takdir”, “11” memnuniyet ifadesi ile beğeni aldı.

Peki ya diğer 16 sayfa ne diyor? Komite’nin Türkiye’deki çocuklar ile ilgili duyduğu en az “21” de endişeden bahsediyor:
  1. Türkiye’nin Çocuk Hakları Sözleşmesi’ndeki (ÇHS) çekince koyduğu maddelerin (madde 17, 29 ve 30)hala yürürlükte olması
  2. Kurumlar arası işbirliğinin (kamu kurumları arasındaki ve kamu kurumları ile özel sektör ve sivil toplum kuruluşları arasındaki) zayıflığı
  3. Çocuk haklarına yönelik bağımsız bir izleme mekanizmasının olmayışı
  4. Çocuklarla ilgili düzenli ve kapsamlı veri toplanmaması
  5. Namus cinayetleri ve intihara teşvik
  6. Azınlık gruplarındaki çocukların (Kürtler, engelliler, kız çocukları, mülteciler, vb.) uğradığı ayrımcılık
  7. Doğu ve Güneydoğu bölgesinde ve kırsal alanda yaşayan çocukların yeterli sağlık ve eğitim olanaklarına erişememesi
  8. Çocuklara yönelik uygulanan fiziksel cezalar
  9. Aile içi şiddetin yaygınlığı
  10. Çocukların maruz kaldığı işkence
  11. Çocuk adalet sisteminin işleyişi (ceza infaz kurumlarındaki yetersiz koşullar, uzun tutukluluk süreleri, vb.)
  12. Yapılan yasal düzenlemeleri hayata geçirecek insan kaynakları ile teknik ve finansal kaynakların yetersizliği
  13. ÇHS’yi tam olarak hayata geçirmek için hak temelli uygulama yaklaşımının eksikliği
  14. Çocuklara yönelik kamu harcamalarının düşüklüğü
  15. ÇHS’nin okullarda yeterince öğretilmemesi
  16. Çocuk hakları kültürünün zayıflığı
  17. Evlilikte minimum yaşın 18’in altında olması ve ülkenin her yerinde uygulanmaması
  18. Aile içi şiddet ve aile dağılmalarında çocuğun yüksek yararının yeterince gözetilmemesi
  19. Çocuk görüşünün özde değil sözde dikkate alınması
  20. Nüfus kaydı olmayan çocukların olması
  21. Kurum bakımının yetersiz koşulları
Bir konuda ilerleme sağlamak için takdirler kadar eleştirileri de dikkate almak gerekmez mi?

Uluslararası düzeyde çocuk hakları konusundaki en önemli otorite olan Çocuk Hakları Komitesi’nin raporuna bu anlayışla yaklaştığımız sürece herhangi bir ilerleme kaydetmemiz mümkün mü?

Haber, Türkiye’nin son 10 yıldır Komite toplantılarına katılmadığını da yazıyor. Katılmıyorduk, çünkü periyodik olarak sunmamız gereken raporlarımızı sunmadığımız için Türkiye oturumu yapılamıyordu. Bu durumun kendisi de, haberin veriliş şekli de zaten bu konuyu ne kadar ciddiye aldığımızı göstermiyor mu?


22 Temmuz 2012

45 derece sıcakta çalışıp günlük 25 TL alıyorlar...

Başta Diyarbakır olmak üzere Güneydoğu Anadolu bölgesinde tarımda çalışacak mevsimlik geçici işçiler bu yıl günlük ücret olarak 25 TL alacak.



Başta Diyarbakır olmak üzere Güneydoğu Anadolu bölgesinde tarımda çalışacak mevsimlik geçici işçilerin bu yıl günlük ücretleri 25 TL olarak belirlenmiş. 45 dereceye varan kavurucu sıcaklarda, 12 saati aşkın süreyle çok ağır şartlarda yapılan bir işten bahsediyoruz. Bu işe ihtiyacı olan insanların çocuklarına ücretsiz baktırma olanakları da yok, güvenli bir biçimde çalışacakları yere gitme olanakları veya sıhhatli bir ortamda kalma olanakları da yok. Bir sürü sorun, zorluk ve riskle mücadele ederek kazandıkları 25 TL de günlük değil, yıllık ihtiyaçlarını karşılama üzere tasarruf edilmek zorunda.

Dün Kırıkkale'nin Karakeçili İlçesi'nde mevsimlik tarım işçilerini taşıyan minibüsün devrilmesi sonucu 19 yaşındaki Mehmet Kılıç, eşi 18 yaşındaki Fatma Kılıç ile çocukların 1 yaşındaki Melike ile 3 yaşındaki İbrahim Halil Kılış, 4 yaşındaki Fatma Nur Kılıç ve aynı yaştaki Musa Diler öldü. 

Bir yanda mevsimlik tarım işçiliği, diğer tarafta erken evlilik; sosyal devlet ve onun bir önemli bir parçası olan çocuğun korunmasından sorumlu devletin eksikliğinin yarattığı sorunlar değil mi? Öyleyse bu haberleri bazı insanların talihsizliği olarak görüp geçebilir miyiz?

21 Temmuz 2012

"Sağlam Olsaydı Kabulümdü"

Kayseri'de görülen cinsel istismar davasında dedenin öz torunu hakkında söyledikleri mahkeme heyetini şaşırttı.




İki çocuk flört ediyorlar; kız 15, oğlan 17 yaşında. Durum fark edilince oğlan hakkında cinsel istismar davası açılıyor. Oğlan davada kız ile evlenmek istediğini söylüyor. Kızı anne ve babası öldüğü için dedesi büyütmüş. Dede "sağlam olsaydı kabulümdü, ben bunu bu şekilde istemiyorum" diyor. Kız da dedesi ile kalmak istemediğini söylüyor.

Mahkeme oğlanın annesini çağırıyor ve eğer bu çocukları evlendirmeyi kabul ederse tutuklu olan oğlanı tahliye edeceğini söylüyor. Oğlanın annesi evlendirme sözü veriyor ve oğlan tahliye ediliyor. Oğlan da, kız da mutlu. Galiba, böylece sorun çözüldüğü için toplum ve dahası çocuğun korunmasından sorumlu adli ve idari makamlar da huzurlu.

Bu iki çocuğun bu karar ile kendilerini mutlu hissetmesi gayet normal, değil mi? Ama anne ve babası ölen çocuğun "sağlam değilse istemem" diyecek dedenin yanında büyümesine izin veren bir sistem normal kabul edilebilir mi?

15 yaşında bir kız çocuğu ile 17 yaşında bir oğlan çocuğu arasındaki cinsel deneyimi, cinsel istismar olarak görmek normal mi? Eğer burada bir sorun var ise, o sorunun çözümü bu çocukların duygusal ve cinsel gelişim konusunda destek, eğitim almaları değil mi?

İki çocuğun evlendirilmesini çözüm olarak gören bir adli sistem, çocuğun korunmasından sorumlu makamların görev alanında değil mi? Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, çocuk gelinlere müsaade etmeyeceklerini söylemişti. Acaba bu dedenin zihniyetini paylaşan dedelere, babalara, ninelere; bu kararı veren hakimin bakış açısını paylaşan adli ve idari makamlara; küçük yaşta evlenmeye yönlendirilen bu çocukların kaderini paylaşan çocuklara yönelik yapılan çalışmalar nelerdir?


20 Temmuz 2012

Küçükçekmece'de Kadın Cinayeti

4 çocuk annesi kadın eşi tarafından boğazı kesilerek öldürüldü.




Küçükçekmece'de 4 çocuk annesi bir kadın kocasının şiddetinden kaçtı, koruma altına alınarak sığınmaevine yerleştirildi. Evde kalan çocuklarından biri hastalanınca 12 yaşındaki kızı tarafından eve çağrıldı ve kocası tarafından boğazından bıçaklanarak öldürüldü.

Olaya tanıklık eden çocuklar var. Tıpkı aynı gün Beyoğlu'nda öldürülen bir başka kadının çocukları gibi, tıpkı her ay yaşanan benzerleri gibi... 

Biz şiddeti önleyemiyoruz ve çocuklar da buna tanık oluyor. Önleyemediğimiz bu şiddetin tanıkları olan çocuklar hakkında ne yapılıyor, biliyor muyuz? Bilmemiz gerekmiyor mu? 

19 Temmuz 2012

‘Çocuk gelin’e 47 bıçaklı son!

19 yaşındaki Mahmure, Zülfikar için 5 yıl önce evden kaçtı. Ama 15 yaşında anne olan genç kız evde sürekli şiddet görmeye başladı. İddialara göre genç kadın önceki gün polisi aradı ve eşinin evden götürülmesini istedi. Ancak bu gerçekleşmedi... Zülfikar Mahmure'yi katletti.




19 yaşındaki bir kadın çocuklarının gözü önünde, eşi tarafından 47 bıçak darbesi ile öldürülüyor. Mahmure 14 yaşında "evlenmiş" ve 2 çocuğu varmış. Mahalleli daha önce aile içi şiddet sebebiyle durumu birçok kez polise bildirmiş, polis ise resmi bir başvuru kaydı yok diyormuş. İddialara göre genç kadın, cinayet günü akşam saatlerinde hem hastaneye hem de karakola telefon ederek eşinin iyi durumda olmadığını, evden götürülmesini istemiş. Ambulans gelmiş, ama polis gelmediği için ambulanstaki yetkililer de yardım edememişler.

Bu öykü üzerine sorulabilecek soru var mı? Bu olaydan kendini sorumlu hisseden bir kurum yok ise; gazeteciler bu olay üzerine gidecekleri ve neden, nasıl diyecekleri bir kurum olduğunu düşünmüyorlarsa, daha ötesini sorgulamanın bir anlamı var mı?

18 Temmuz 2012

Şırnak’ta seyyar satıcı çocuklara ‘coplu’ uyarı!

Şırnak’ın Silopi ilçesinden Irak’a açılan Habur Sınır Kapısı girişinde, kuyrukta bekleyen sürücülerin “hırsızlık” şikayetleri üzerine dün seyyar satıcı operasyonu yapıldı.




Toplanan bir grup çocuk, askerler tarafından Habur'un giriş kapısının hemen yanında daha önce nöbet yeri olarak kullanılan boş kulübeye götürülerek bölgeden uzaklaşmaları konusunda uyarılmış. Bu sırada bir askerin çocuklara ikazda bulunurken ellerini açtırıp copla vurması kameralara yansımış. Daha sonra serbest bırakılan gruptan bazı çocuklar, askerlerin ikazda bulunurken copla ellerine ve ayaklarına vurduğunu söylemiş.

Bu tabloda kaç yanlış var? Çocukların sınır kapısında seyyar satıcılık yapması, çocuk işçiliği açısından mı, çocuğun korunması bakımından mı ele alınmalı? Sınır kapısında seyyar satıcılık yapmak zorunda kalan çocuklar ve ailelerine yönelik koruyucu ve destekleyici çalışmaların eksikliği mi tartışılmalı?

Bütün bunlar olmadı ve çocuklar çalışmak zorunda kaldı ve bunu fark eden güvenlik görevlisinin çocukların güvenliğini sağlamak ile değil de çocukların tehlike oluşturmaması ile ilgilenmesindeki ters bakış açısı ile mi uğraşmalı?

Bütün bunların üzerine bir de kötü muamelenin eklenmesi mi, en büyük sorunumuz?

17 Temmuz 2012

Taş Atan Çocuklar Yasası Suçu Patlattı

Güvenlik güçlerine taş atan çocuklarla ilgili yasanın çıkmasından sonra, korsan gösteri ve eylemler yüzde 214 atarken, bu olaylarda tutuklanan çocuk sayısı yüzde 87.5 oranında azaldı.




Adana İl Emniyet Müdürlüğü'nce kentteki güvenlik hizmetleri ile ilgili verileri ve makaleleri içeren kitap ve bu kitapta yer alan "Taş Atan Çocuklar Yasası'nın Uygulamasına Yönelik Bir Değerlendirme: Adana Örneği" başlıklı yazı haber konusu olmuş.

Yazıda, 25 Temmuz 2010 tarihinde yürürlüğe giren ve kamuoyunda "Taş Atan Çocuklar Yasası" olarak da bilinen 6008 sayılı yasa ile Terörle Mücadele Kanunu'nun bazı maddelerinde değişiklikler yapıldığına dikkat çekilerek; çocukların çocuk mahkemelerinde yargılanmasını öngören ve tutuklanmalarına sınırlama getiren bu değişiklik ile Adana'da meydana gelen yasadışı eylemlerin niceliğinde ve niteliğinde tehlikeli bir artış olduğu ileri sürülmektedir.

Bu eylemlerde bir artış olup olmadığı elbette incelenmeli. Bu çocukları suça ve diğer sosyal risklere karşı koruma sorumluluğunun bir parçası.  Ancak bu izlemenin amacının da çocuğun yararının ve haklarının korunması olması gerekmiyor mu?

"Çocuklar kendilerine özgü mahkemelerde yargılandıkları ve ailelerine teslim edildikleri için bu suçlar artıyor" sonucuna varan bir araştırmanın varsayımı nedir? Meseleyi çocukları yetişkin gibi yargılayarak ve tutuklayarak çözebileceğini düşünen bir yaklaşım ile yapılan bir izleme çalışması çocuğu koruma amacına yönelik olabilir mi? 

Devletin görevi, bu yasa çıktıktan sonra çocuklara yönelik risklerde artış var mı diye bakarken, bu bakışın amacının çocukları bu tür risklerden korumak için alınması gereken tedbirleri belirlemek olması gerekmiyor mu?

Basının çocuk hakları konusunda biraz daha sorgulayıcı olmasını da beklemek hakkımız değil mi? 



16 Temmuz 2012

Çocuk tutuklulara destek hattı açıldı.

Özgürlüğünden Yoksun Gençlerle Dayanışma Derneği (ÖZGE-DER) tarafından, 21 yaşına kadar olan çocuk, genç tutuklu ve hükümlüler için 'Gençlik Destek Hattı Projesi' başlatıldı.




Eğitimevi ve cezaevlerinden tahliye olan çocuklar, gençler ve ailelerine ücretsiz olarak hizmet verecek bir danışma hattı kuruldu. 3 ilde (Ankara, Elazığ ve İzmir) pilot uygulamasına başlanan “Gençlik Destek Hattı Projesi” ÖZGE-DER önderliğinde, Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü, Barolar Birliği ve Meksa Vakfı işbirliğinde, British Council ortaklığı ve Hollanda Büyükelçiliği finansmanıyla gerçekleştiriliyor. (Telefon: 0800 3140070)

Hem kamu sivil toplum işbirliği bakımından, hem de çocukların suç ve benzeri sosyal risklerden korunmasına yönelik çalışmalar bakımından örnek oluşturan bu gibi faaliyetleri yaygınlaştırmak üzere izlemek bütün toplumun sorumluluğu ve ihtiyacı değil mi?

15 Temmuz 2012

Serin sular derin çıktı...

Yaz döneminde Kur'an Kursu'na giden 5 çocuk, serinlemek için girdikleri gölette boğuldu.




Kütahya'nın Aslanapa İlçesi’nde yaz döneminde Kuran kursuna giden 16 çocuk, imamla pikniğe gitmiş. Burada 5 çocuk serinlemek için yağmur sularının biriktirildiği 2,5 metre derinliğindeki gölete girmiş. Orhan Ersoy (14), Salih Cengiz (13) ve Sefa Doğan (14) suyun içinde bir anda kaybolmuş. Diğer çocukların durumu jandarma ekiplerine haber vermesi üzerine olay yerine gelen sivil savunma ekipleri 15 dakikalık bir aramanın ardından boğulan 3 çocuğun cesedine ulaşmış. Çocukların olay yerine gelen yakınları sinir krizi geçirirken, köy imamı ise gözaltına alınmış.

Yaz boyunca, bir yandan şehirlerde süs havuzlarında, diğer yandan pikniğe veya geziye giden çocukların denizde, gölde veya gölette boğulmaları önlenemez bir kader midir?

Bu olaylar üzerine bir yandan kentlerde çocukları süs havuzları konusunda bilgilendirmek ve yüzme konusunda alternatifler sunmak; öte yandan çocukların yaz süresince gidecekleri kursları standartlara bağlamak ve denetime tabi kılmak gibi bu ölümleri engelleyecek tedbirlerin neden veya nasıl olup da alınmadığını düşünmemiz gerekmiyor mu?

14 Temmuz 2012

Bir yılda tam 20 bin ‘çocuk gelin’ davası!

Yapılan tüm bilinçlendirme kampanyalarına rağmen, Türkiye’de sadece 2011 yılında 20 bin aile, 16 yaşından küçük kızlarını evlendirebilmek için mahkemelerde dava açtı. Kısacası ‘çocuk gelinleri kurtaracak’ son savunma hattı, koridorlarına bu konuda afişler asılan adliyelerdeki hakimler.




Kasım 2001’de çıkarılan yeni Medeni Kanun ile evlenme yaşı kadın ve erkek için eşitlenerek, “17 yaşını doldurma” şartı getirildi. Hakim kararıyla evlilik için de “16 yaşını doldurma şartı” aranması hükme bağlandı.


Adli Sicil İstatistik Genel Müdürlüğü verilerine göre 2011’de, yaşı küçük olduğu için resmi nikah kıyamayan çocuklarını evlendirmek isteyen 18 bin 434 aile, “evlenmeye izin” davası açmış. Bazı hakimler, “evlenmesinde sakınca yoktur” yönündeki doktor raporuna rağmen, “evliliğin anlam ve önemini kavrayacak psikolojik ve fiziksel durumda olmadığı” gerekçesiyle çocuk gelinlere izin vermemiş.

Acaba kaç tane hakim evlenme izni verdi? Bir çocuğun “evlenmesinde sakınca yoktur” diyen doktorlar, neye göre bu kararı verdi? Evlenme izni için başvuran ailelerden, bu izni alamayanlar ne yaptı; çocuklarını evlendirmekten vaz mı geçtiler, yoksa resmi nikah olmaksızın mı evlendirdiler?

Çocuk gelinlere izin verilmeyeceğini söyleyen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın bu 18 bin 434 aileye yönelik bir çalışması var mı? Görülüyor ki, Kanun böyle kaldığı sürece Bakan izin vermese bile bazı doktorlar ve hakimler izin vermeyi sürdürecekler; öyleyse, bu kanunu değiştirmeye yönelik bir çalışma yapan var mı? Bu kanunu değiştirmeye çalışmadan, bu onayı veren doktor ve hakimlere yönelik bir çalışma yapmadan çocukların evlendirilmesine izin vermeme iradesi hayata geçirilebilir mi?

13 Temmuz 2012

PKK'nın çocukları savaştırması "insanlık suçu" kapsamında...

Kongolu asker Lubanga'nın 'çocuk asker' kullanmaktan 14 yıl hapse mahkum olması gözleri terör örgütü PKK'ya çevirdi.




Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (UCM) Kongolu askeri lider Thomas Lubanga'yı "çocuk asker" kullanmaktan 14 yıl hapse mahkum etmesi üzerine PKK'nın çocukları dağa çıkarması ve şehirlerdeki şiddet eylemlerinde istismar etmesinin de bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiği ileri sürülüyor.

1990'lı yıllarda binlerle ifade edilen dağdaki çocuk sayısının 2000'li yılların başında gerilemişken son yıllarda yeniden artışa geçtiği ileri sürülüyor. Daha önce ileri sürülen benzer iddialar için Murat Karayılan, çocukların silah altına alınmadıklarını, ancak 16-17 yaşındaki çocukların ideolojik ve siyasi çalışmalara katılmak üzere kadrolarına alındığını bildiren bir açıklama ile aslında çocukların varlığını kabul etmişti.

Silahlı çatışmayı yöntem olarak kullanan bir örgütün kadrosuna çocuk dahil edilmesinin insan ve çocuk haklarına uygun bir açıklaması olabilir mi? Ancak eğer Devlet PKK'yı bir terör örgütü olarak kabul ediyorsa, bu örgütün çocuk haklarına uygun davranmasını beklemekten ibaret bir strateji izleyebilir mi? Türkiye'nin taraf olduğu Çocuk Haklarına Dair Sözleşme'ye ek Çocukların Silahlı Çatışmalara Dahil Olması Konusundaki Protokole göre, bunu önlemeye yönelik çocuk haklarına saygılı bir mücadele stratejisi olması gerekmiyor mu?

Bu arada, çocuk hakları savunucularının da her iki tarafa da aynı hedefe yönelik bir çağrı yapması gerekmez mi? Devlet önlemeli, örgütler ise çocuklara dokunmamalıdır.

12 Temmuz 2012

Normal doğum anormal ölüm!

Hastanede, doktorların normal doğum için saatlerce karnına bastırdığı Arife Kaplan, uzun bir süre sonra sezaryene alındı. Ancak karnına fazla bastırıldığı için, rahmi yırtarak karın içine çıkan bebek yaşamını yitirdi. Hastane doktorları, Arife Kaplan'ın ağabeyi Ali Saçlı'ya "Kurtulduğuna dua edin, Berat Kandili hatırına dua edin" dediler.




Bir anne adayı, doktorunun “normal doğum yapacaksın ve bebeğini sağlıklı olarak kucağına alacaksın” sözleri üzerine, 2 Temmuz’da Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne gitmiş. Annenin normal doğum yapması için doktorların karnına çok bastırması ve geciken sezeryan müdahalesi nedeniyle annenin böbreklerinin zarar gördüğü ve rahminin yırtıldığı,bebeğin ise %80 sakat kalma riski ile dünyaya geldiği ve sonra da yaşatılamadığı iddia ediliyor.

Bir gün önce yayınlanan bir başka haber ile de bir bebeğin daha geciken sezeryan müdahalesi yüzünden hayatını kaybettiğini öğrenmiştik.

Türkiye’de anne ölüm oranı yüz bin canlı doğumda 19.4. Yenidoğan ölüm hızı ise binde 8’e gerilemiş durumda, ama hala binde 4 olan avrupa ortalamasının üstünde. Bir yandan, doğumda anne ve bebek sağlığını koruma konusunda önemli çalışmalar sürdürülür, bir yandan en az 3 çocuk politikası izlenirken, hala hatalı uygulama şüphesi olan olaylar yaşanması büyük bir çelişki değil mi? Bütün anne adayları ve bebekler için kaygı duyulmasına neden olan bu yaşananlar hakkında kamuoyunun bilgilendirilmesi gerekmez mi?

11 Temmuz 2012

Şiddette maruz kalan çocuklar su cenneti ile tanıştı.

Mardin Kızıltepe’de geçen ay açılan alışveriş, aqua park ve eğlence merkezi, şiddet mağduru çocukları ağırladı. Merkezi Diyarbakır’da bulunan ve kısa adı SOHREM-DER olan Şiddet Mağdurları İçin Sosyal Hizmet Rehabilitasyon ve Adaptasyon Derneği üyesi yaklaşık 50 mağdur çocuk ve ailesi aqua parkta su dünyası ile tanıştı.




Şiddet mağduru çocukların rehabilitasyonuna yönelik çalışmalar yapmak üzere kurulmuş bir dernek tarafından Belediye işbirliğinde gerçekleştirilen katılımcıları için yararlı olduğu kaçınılmaz bir sosyal faaliyet gerçekleştirilmiş. Derneğin üyesi, şiddet mağduru olduğu söylenen çocuklar ve aileleri su parkında bir gün geçirmiş. Ancak bu haberin veriliş biçimi, hem konuya basının yaklaşımını hem de sosyal sorumluluk çalışmalarını sorgulatacak nitelikte değil mi?

Şiddet mağduru olmak bir kimlik midir? Bir faaliyetin bu biçimde tanıtılması kime, hangi faydayı sağlıyor? Dolayısıyla bu bir haber midir, reklam mıdır? Reklam ise, çocukların bu biçimde kullanılması etik midir? Amaç şiddet mağduru çocuklar ve onlara yönelik faaliyetlere dikkat çekmek ise, derneğin hangi rehabilitasyon programı çerçevesinde bu faaliyeti gerçekleştirdiğini tanıtmak gerekmez mi? Aksi takdirde şiddet mağduru olma halini yardıma muhtaçlık haline indirgeme fikri ile mücadele etmek gerekmez mi?

Basın etiği yanında sosyal sorumluluk için de etik bir anlayışa ihtiyaç yok mu? Bunun üzerinde de biraz düşünmek gerekmez mi?


10 Temmuz 2012

Remzi Başkan'ın kelamı!

Polis Akademisi Başkanlığı’na atanan Prof. Remzi Fındıklı, Hasılı Kelam/Özlü Sözler adıyla bir kitap yazdı. Kitabında siyasetten, askerlere, kadınlara ve dinlere ait ilginç görüşler ortaya koydu. Kitapta “Batı, terbiye edilmemiş bir attır, 15’inde kız ya erde, ya yerde olmalıdır, fakirin aklı olsa, fakir olmazdı, erkeğin göbeklisi kadının da bebeklisi makbuldür, demokrasi vasat insanlar yönetimidir” gibi ‘sözler’ bulunuyor.




Prof. Remzi Fındıklı'nın "denizde inci ararcasına uzun bir birikim, titiz bir çalışma ve emeğin ürünü" olarak nitelendirdiği kitabındaki "özlü sözler" bir yandan demokrasi ve hukuka inancı zedelerken, diğer yandan da ayrımcılığa ve suça teşvik etmiyor mu?
  • Türk anayasaları insanları kul, toplumu da potansiyel suçlu sayar.
  • Demokrasi vasat insanlar yönetimidir.
  • Dinine sahip ol ki hangi milletten olduğun belli olsun.
  • Dinsiz insan, dengesiz ve densiz insandır.
  • Müslümanın kocası koç, Müslüman olmayanın kocası hiç olur.
  • Bal arıdan, kavga karıdan olur.
  • Kadının cihadı, eşiyle güzel geçinmesidir.
  • 15’inde kız ya erde, ya yerde olmalıdır.
  • Fakirlik fikirsizliktir fakirin aklı olsa, fakir olmazdı.
  • Erkeğin göbeklisi kadının da bebeklisi makbuldür.

Yukarıdaki "özlü sözler" kim tarafından söylenirse korkutucu olur ama bu topraklar üzerinde yaşayan herkesi, ayrım gözetmeden korumakla yükümlü olan polisleri yetiştiren bir kurumun en üst yöneticisi tarafından kaleme alınan bir kitapta yer alınca bireysel olarak korkmaktan daha ciddi bir etki yaratacak biçimde kaygı hissi oluşturmuyor mu?

Bu Devlet bir yandan en büyük problemlerinden biri olan çocuk istismarı ile mücadele ettiğini söylerken, diğer yandan suç sayılan bu eylemi teşvik eden üst düzey yöneticisine yönelik bir önlem almazsa, bizi samimiyetine inandırabilir mi?






  

9 Temmuz 2012

14 bin kimsesiz çocuk evde yaşayacak.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Devlet koruması altına alınan çocukların yetiştirme yurtları yerine site içi apartman dairelerinde yer alacak "Çocuk Evleri"ne yerleştirilmesine karar verdi.




Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, lağvedilen Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü'nün başlattığı, kuruluş bakımı yerine ev tipi bakım uygulamasını sahiplenmiş ve yaygınlaştırmaya çalışıyor. Devlet koruması altına alınan 14 bin çocuğun "ev" ortamına geçirilmesi hedefleniyormuş. Çocuk hakları açısından çok önemli olan bu uygulamaya ilişkin haberin kaleme alınış biçimi ise şu soruları sorduruyor:
  • Apartman dairelerinden oluşan Çocuk Evleri, uzun yıllardır gündemde olan bir uygulama iken neden yeni başlamış bir uygulama gibi haber yapılıyor?  
  • 14 bin çocuğun bu bakım modeline geçişi için öngörülen zamanlamanın ne olduğunu sormak bu haberi yapanın sorumluluğu değil mi? 
  • Ev tipi bakımda bakım elemanı görevini görecek kişilerin uzmanlaşması nasıl sağlanacak, ev içi yaşam nasıl desteklenecek, burada ihmal veya istismarı önlemek için alınan tedbirler nelerdir, gibi soruların sorulması gerekmez mi? 
  • Engelliler neden koruyucu aileye verilemiyor diye merak edilmez mi?  
  • Yoksa yeni modelin çocuklar bakımından güvenilirliğini dert eden bir toplum olmadığı sürece gazeteci de bütün bunları kendine dert etmez mi? 
  • Bir gazetecinin suça yönelmiş veya istismara uğrayan çocukları “sağlıksız çocuk” olarak gören, gösteren bir bakış açısını bu kadar rahat sergileyebilmesi böyle bir toplumun mensubu olmaktan mı kaynaklanıyor?






8 Temmuz 2012

Maganda dehşeti: 1 çocuk ölü

Niğde merkeze bağlı Dündarlı Beldesi’nde ailesiyle birlikte bir akrabasının düğününe katılan 6 yaşındaki Ömer Muhtar Erdemir, av tüfeğiyle vurularak yaşamını yitirdi. 2 zanlı gözaltına alındı.




Bu hafta ikinci kez bir çocuk silahla öldürüldü. Düğünde, balkonda, sokakta çocuklar kutlama veya kavga sırasında çekilen silahların ateşlenmesi sonucu ölüyorsa, buna maganda dehşeti diyerek geçmek mümkün olabilir mi?

Bireysel silahsızlanma konusunda hala bir şey yapılmamış olmasını sorgulamak gerekmiyor mu? 

7 Temmuz 2012

Aileler, diyabetli çocukları için tedirgin.

Türkiye'de 18 yaş altı yaklaşık 20 bin çocukta Tip 1 diyabet hastalığı var ve bu çocukların insülin kullanması gerekiyor. Bu sene de yüzlerce Tip 1 diyabet hastası çocuk ilk kez okulla tanışacak.




Bu sene de yüzlerce Tip 1 diyabet hastası çocuk ilk kez okulla tanışacak. Veliler ise, 6 yaşındaki çocukların kendilerine iğne yapamayacak olmaları, buna karşın okul müdür ve öğretmenlerinin de tedavi için sorumluluk üstlenmemesinden dolayı tedavinin aksamasından korkuyor.

Bir velinin durumu anlatan şu sözleri üzerine düşünmek gerekmiyor mu?

"İçinde bulunduğumuz durumu kabul etmiş ve hastalığı kontrol altında tutma çabası içindeyiz, bu yüzden sesimiz çok çıkmıyor. Parası olanlar özel okula göndermeyi deniyor. Çünkü orada hemşireler var. Fakat olmayanlar ne yapacak belli değil."

Özel okullar hemşire istihdam edebilirken, binlerce çocuğun bulunduğu Devlet okullarında ise hemşire bulundurulamıyor olması eşitlik ilkesi açısından sorun oluşturmuyor mu? Bugün bulundurulamıyor olması bir yana, uzun vadede bulundurulması ile ilgili bir planımız var mı acaba? 


6 Temmuz 2012

Van'da İki Kadından Biri Çocuk Gelin

VAKAD 2012'nin ilk altı aylık raporunda Van'daki kadınların maruz kaldığı koşulları gözler önüne serdi. Kadınların yüzde 86'sının hiçbir geliri yok. Her iki kadından biri çocuk yaşta, her üç kadından biri istemediği biriyle evleniyor.




Van Kadın Derneği (VAKAD) Kadın Dayanışma Merkezi 2012'nin ilk altı aylık faaliyet raporunu açıkladı. Rapora göre dayanışma merkezine altı ayda 124 başvuru olmuş. Bu başvuruların 75'ini kadınlar şiddete maruz kaldıkları için yapmak zorunda kalmış. Her iki kadından biri çocuk yaşta evlenmiş. Her iki kadından biri ise okuryazar değilmiş.

Doğrudan hayatın içinden gelen bu sonuçlar, eğitimden sosyal hizmetlere pek çok alanda atılması gereken adımlara dair ip uçları içeriyor. Yıl 2012 ve iki kadından birinin çocuk yaşta evlendirildiği söyleniyor. Sayın Bakan Ocak 2012’de “çocuk gelinlere müsaade etmeyiz” dedi. Bu durumda o tarihten bu yana çocukların evlendirilmemesi için atılan adımları sormak da, bu adımları atmak kadar toplumun sorumluluğu değil mi? Aksi takdirde şu sorunun altında ezilmeyecek miyiz: Ocak ayından bugüne kaç çocuğun gelin edilmesine müsaade ettik?

5 Temmuz 2012

Yargıtay'dan tahrik indirimi kriteri...
 
Kadına yönelik şiddet ve töre cinayetlerinin arttığı bir dönemde Yargıtay, töre mağdurlarının sadece kadın değil erkek de olabileceğine hükmetti.
 
 


Batman'da amcasının oğluyla 15 yaşındayken dini nikahla evlendirilen bir kız çocuğu, kendisini telefonla rahatsız ve tehdit eden bir kişi tarafından kaçırılmış, cinsel istismara maruz kalmış ve ziynet eşyaları çalındıktan sonra dağ yoluna terk edilmiş.

Terk edildiği yerden akrabaları tarafından alınan kız çocuğu, amcasının evine götürülmüş. Amca, çocuğu kaçıran kişiyi öldürünce, namus saikinin indirim sebebi sayılıp sayılmayacağı tartışma konusu olmuş. Yerel mahkeme indirim sebebi saymazken, Yargıtay toplumun örf ve adetlerinin dikkate alınması gerektiğini söyleyerek namus saikinin indirim sebebi sayılacağına karar vermiş.

Bu karar üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir karar değil mi? Çocukları, özellikle de kız çocuklarını koruyabilmek için bir yandan toplumun insan haklarına veya onuruna aykırı değerlerinin hukuki açıdan anlamını tartışmaya ihtiyacımız var, değil mi?

Öte yandan ise, bir mahkeme kararı ile tescil edilen böyle bir değer ile nasıl mücadele edildiğini araştırmamız gerekmiyor mu?

4 Temmuz 2012

Kalbi Olan İzlemesin: Selde 2 Çocuğunun Öldüğünü Öğrenince...

Samsun'un Canik ilçesinde Mert Irmağı'nın taşması sonucu Kuzey Yıldızı TOKİ konutlarındaki apartmanların zemin katlarını su bastı, 6'sı çocuk 8 kişi hayatını kaybetti. Binanın bodrum katında oturan 43 yaşındaki Kenan Yazıcı, oğulları 16 yaşındaki Mücahit ve 9 yaşındaki Bedirhan ile birlikte sel sularında yaşamını yitirdi.




Haber iki çocuğun babaları ile birlikte yaşadıkları apartman dairesinde hayatlarını kaybetmelerinin sebebini sel suları olarak gösteriyor. Ancak bu bir doğal afet sonucu ölüm müdür? İnsanlığın derelerin taşma kapasitelerini hesaplayamayacağı bir zamanda veya yerde olsaydı böyle denebilirdi belki. Ama öyle değil...

Burada yaşam hakkı (ÇHS 6) ve yeterli yaşam standardına sahip olma hakkı (ÇHS 27) açısından sorgulanması gereken bir ihmal yok mu?  

  


3 Temmuz 2012

Çocuklar Anayasada Görünür Olmak İstiyor

Çocuk Vakfı yeni anayasa yazım çalışmalarına yönelik olarak anayasada yer alması talebiyle 19 maddelik bir öneri paketi hazırladı. Çocuk haklarının anayasada yer alması için hazırlanan öneriler Meclis'e gönderilecek.




Çocuk Vakfı'nın çocuk haklarının anayasada yer almasını sağlamak üzere yürüttüğü çalışmalar sonucu hazırladığı 19 maddelik teklif basın ile paylaşıldı, şimdi de Meclis'e gönderilecek.

Birkaç gazete haberi ve köşe yazısında yer alan önerilerin hiç bir tartışma başlatmamış olmasını neye bağlamak gerekir?

Acaba siyasetçiler, köşe yazarları ve gazeteciler için bu konu, üzerinde tartışılacak kadar önemli bir konu mu değil, yoksa burada tartışılacak bir şey olmadığını mı düşünüyorlar? Hangisi olursa olsun, bu durum bir milletin çocuklarına verdiği değerin göstergesi değil mi?

2 Temmuz 2012

Oğullarıyla ensest ilişkiye girdiler.

Ankara’da, 33 yaşındaki baba M.A. ile 30 yaşındaki üvey anne O.A.’nın, 9 yaşındaki oğulları S.A. ile ensest ilişkiye girdiği iddia edildi.




9 yaşında bir erkek çocuğunun babası ve üvey annesinin cinsel istismarına maruz kaldığı iddia ediliyor.

Haberin veriliş şekli de, içeriğine benzer bir bakış açısı yansıtmıyor mu? Bir çocuk istismarı haberi neden bu şekilde verilir? Yatak odasındaki eylemlerin sıralamasını bilmek normal haber okuyucusunun bir ihtiyacı mıdır? Bu haber alma hakkı kapsamında mıdır? Bu detayı anlatan da, okuyan da hangi ihtiyaç ile hareket ettiğine bakarsa, altından çıkacak ile yüzleşmeye cesaretimiz var mı?

Bir gazeteci 9 yaşındaki çocuğa yapılan cinsel istismarı nasıl olur da "ensest ilişkiye girdi" kelimeleri ile ifade eder? Taraflardan birisi 9 yaşında ise buna ilişki denilebilir mi?

Basın ne zaman bu konuda kendine bir çeki düzen verecek?