Hümanist Büro çocukla ilgili haberleri yorumluyor...


31 Mayıs 2012

Bakan Akdağ'dan kürtaj açıklaması...

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, "Benim kişisel yaklaşımın, prensip olarak gerekmedikçe, tıbbi gereklilik olmadıkça kürtaj yapılmamasıdır. Ama bu raporun neyi getirip neyi götüreceğini de görmemiz lazım" dedi.



Son günlerin önemli tartışma konularından biri olan kürtaj ile ilgili olarak Sağlık Bakanı, annenin sağlığını riske atan ya da bebekle ilgili çok ağır genetik arıza gibi durumlarda kürtaja doktorların karar verdiğini; bunun dışında kalan hamileliğin 10. haftasından önce bir gerekçe aranmadan uygulanan kürtaja karşı olduğunu, kürtaj yasağı getirilmek suretiyle kürtajın bir doğum kontrol yöntemi olarak kullanılmasının önüne geçilmek istendiği söyledi. Kürtaj yasağına yönelik en önemli eleştirilerden birini oluşturan istenmeyen hamilelikler ile ilgili olarak da “eğer böyle bir yasak getirilecek olursa, annesinin bakmak istemediği hallerde gerekirse devlet bakar” dedi.
Çocuk hakları bu tartışmanın neresinde?
Bugün artık doğum kontrol yöntemlerinin kırsalda bile yaygın olarak bilindiğini, bu nedenle artık kürtajın yasaklanmasında sakınca bulunmadığını iddia edenler, 7 çocuklu anne örneğini hatırlıyorlar mı? Bu örneğe bakarak, çocuğun hiçbir hakkını güvence altına almadan dünyaya getirmeyi teşvik etmeyi yaşam hakkı ile açıklamak mümkün mü? İstenmeyen veya plansız gebelikten dünyaya gelen çocuk için yaşam sadece dünyaya gelmek ve nefes alıp vermek midir?

Hele ki, “gerekirse Devlet bakar” denilerek çocuğun bakımının, besleyip büyütmeye indirgendiği bir ülkede yaşam hakkının sağ doğumdan ibaret anlaşılmasının önüne geçmek gerekmiyor mu?

30 Mayıs 2012

Çocuk sesinden rahatsız olunca ateş açtı!

Gaziantep'te, çocuk sesinden rahatsız olan ve pompalı tüfekle rastgele ateş eden kişinin, oğlunu ve komşusunun misafirini yaraladığı iddia edildi.




İddiaya göre, 23 Nisan Mahallesi'ndeki bir evde yaşayan Mıstık D. (60), sokakta oynarken çıkardıkları gürültüden rahatsız olduğu çocukların babası Ökkeş Kaya ile tartıştı.Tartışmanın kavgaya dönüşmesi üzerine Mıstık D., evinden getirdiği pompalı tüfekle etrafa rastgele 6 el ateş açtı. Ökkeş Kaya (35) ve Mıstık D.'nin oğlu Yunus Emre D. (23) vücutlarına isabet eden saçmalarla yaralandı.
Çocukların oyun hakkı var, pekiyi bu hakkı kullanabilecekleri güvenli ortamlar var mı?

Sokakta oynayan çocuklar, her zaman silah tehdidi ile karşılaşmasalar bile genellikle duygusal şiddet (azar, tehdit, hakaret) ile karşılaşıyorlar. Bu bir hak ihlali değil mi?

Mahalle arkadaşları ile oyun oynamak, bir çocuk için sadece oyun hakkını kullanmak da değildir, bu aynı zamanda sosyal gelişimin de bir parçasıdır; tabii güvenli ortamlar söz konusu  olduğu sürece...

Öyleyse bu yeni gelişen mahalle düzenleri içerisinde çocuklar için oyun alanlarının hiç düşünülmüyor olması veya ayrılan oyun alanlarının amaca uygun olmaması büyük bir eksiklik değil mi?

29 Mayıs 2012

Evden Kaçan Engelli Çocuğun Kaybolmasını Liseli Öğrenci Önledi...

İstanbul'a gitmek için Mersin'deki ikametinden trenle Adana'ya gelen down sendromlu 13 yaşındaki çocuk lise öğrencisinin fark etmesi sonucu ailesine teslim edildi.




Adanalı lise öğrencisi Erman Sağlam, dikkati ve görevlilere durumu ihbar etmesi ile çocuk koruma alanında herkesin sahip olması gereken sorumluluğun örneği oldu.  

Erman Sağlam'ın adı, çocuk koruma alanında toplumsal sorumluluğun ismi olmalı. Komşudan gelen dayak sesine, okulda öğrencinin durumundaki değişikliğe benzer bir sorumlulukla yaklaşılmadığı sürece çocukların korunması mümkün mü?

28 Mayıs 2012

Bakan'a göre kadın cinayetlerinde artış yok!

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, bakanlık envanterinde kadın cinayetlerinin son 10 yılda arttığına ilişkin net bir verinin bulunmadığını savundu.




Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, MHP Hatay milletvekili Şefik Çirkin'in yazılı soru önergesine verdiği yanıtta, bakanlık envanterine kadın cinayetlerinin son 10 yılda arttığına ilişkin net bir verinin bulunmadığını ve farkındalığı arttırmaya yönelik çalışmaların sürdüğünü bildirmiş.

Bakan Şahin kadın cinayetlerinin arttığı iddialarına yanıt olarak bunu söylemiş olabilir. Bu açıklama önleyici hizmetler konusunda sahip olunması gereken bakış açısını konuşmak için önemli bir fırsat sunmuyor mu?

Diyelim ki, son 10 yılda hiç kadın cinayeti gerçekleşmedi. Bunun sebebinin farkındalık düzeyinin artması mı, yoksa kadınlar üzerindeki baskının artması mı olduğunu nasıl bileceğiz? Birincil koşul, birinci sebebin geçerliliğini %100 kanıtlama merakının ve özeninin sistemde hakim olması değil mi? Bir başka deyişle %1 bile olsa, kız çocukları üzerinde namus, töre vb. baskıların devam ediyor olma ihtimali var ise sadece farkındalık arttırıcı değil, bu baskıya maruz kalan kadının, çocuğun yardım alabileceği bütün hizmetleri tam zamanlı sunuyor olmamız gerekmiyor mu? Bunu yapmazsak, bir gün kadın cinayeti işlenmeyeceğinden emin olabilir miyiz?

27 Mayıs 2012

Molotofçu çocuk 5 lira için yanmış.

Adana'da terör örgütü PKK lehine yapılan gösteride polise molotof atmak isterken, benzin dolu şişeyi elinden düşürünce alevler içinde kalıp yaralanan 14 yaşındaki G.D.’nin, patlayıcıyı 5 lira karşılığında polise atmayı kabul ettiği ortaya çıktı.




14 yaşındaki bir çocuk bir gösteride polise molotof atmak isterken yaralanıyor. Çocuğun yaralanmış olmasının, çocukların gösterilere katılması kadar etkili bir haber olarak görülmemesi üzerine düşünmemiz gerekmiyor mu?

Çocukların şiddet içeren gösterilerde yer almaması talebinin asıl nedeninin bu olması gerekmiyor mu? Bir başka deyişle, toplumu ve konu ile ilgili her çevreden yetişkini asıl ilgilendiren konunun, şiddet içeren gösterilerin bu gösterilere katılan çocuklar için taşıdığı tehlike olması gerekmiyor mu?

26 Mayıs 2012

Çocuk işçiye akıl almaz işkence...

Yanlarında çalışan çırağı hırsızlıkla suçlayıp önce dağlık bir alanda döven ardından arabanın arkasına bağlayarak sürüklediği iddia edilen 4 kişi gözaltına alındı.



"İşyerinde 19 Yaş ve Altındaki Çocuk Ve Gençlere Yönelik Şiddet Araştırmasıişyerinde çocuk ve gençlerin maruz kalabilecekleri şiddetin sadece kaza dışı yaralanmalarla sınırlı olmadığını gösteriyor. İşyerinde şiddete uğrayan çocukların %55.6'sının fiziksel şiddete, %44.4'ünün ise cinsel suça maruz kaldığı iddia ediliyor.

Çalışma yaşamı bu kadar tehlikeli iken hem çocuk çalıştırılan iş yerlerinin denetimini, hem de çalıştırılan çocuklara yönelik ihbar ve destek hizmetlerinin yeterliliğini sorgulamamız gerekmiyor mu?

25 Mayıs 2012

Gençlik kampları harem-selamlık oldu!

Gençlik ve Spor Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından yaz aylarında 9 ayrı ilde açılacak kamplarda 6 yıldan beri yapılan karma uygulamadan vazgeçilerek, kız-erkek ayrımı getirildi.





Gençlik ve Spor Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından 11 Haziran - 12 Eylül tarihleri arasında 9 ayrı ilde 8'er günlük dönemler halinde 13-15 yaş grupları için "ücretsiz deniz kampları", 16-22 yaş grupları için ise "ücretsiz doğa kampları" adı altında düzenlenecek olan gençlik kamplarının kız ve erkek çocukları için ayrı dönemler biçiminde düzenlenmesine karar verilmiş.

Çocuk koruma yaklaşımı bakımından bu kadar önemli bir kararın konunun uzmanlarınca tartışılması ve gerekçelerinin kamuoyuna açıklanması gerekmez mi?

Neden kız ve erkek çocukları birbirinden ayırma ihtiyacı duyuluyor? Bunun sebebi bazı "istenmeyen" olayları engellemek ise, korumak için yapılan müdahale aşırı değil mi? "İstenmeyen" olaylar üzerine biraz düşünmek gerekmez mi? Çocukların kendi yaşıtları ile karşı cinsi tanımaları engellenirse, çocuklar istismara karşı daha korumasız hale gelmezler mi?

Neden kız ve erkek ergenler arasındaki "yakınlaşma" biz yetişkinleri bu kadar korkutuyor? Bunları ve devamını konuşmazsak, çocukları koruduğunu iddia ettiğimiz kararların arkasında yatan gerçeklerin, çocukların istismarına sebebiyet veren gerçekler olduğu gerçeği ile nasıl yüzleşiriz?

24 Mayıs 2012

Ozan Barış Okumak İstiyor

Altı yaşındaki Ozan Barış Sanlısoy'un atipik otizmli olduğu için okula kaydının yapılmadığını söyleyen ailesi eğitim hakkı engellendiği için dava açtı. İnternette de Sanlısoy için bir kampanya başladı.




6 yaşındaki Ozan atipik otizmli olduğu için ailesi okula kaydını yaptıramıyor.

Vücuttaki organların büyümesine neden olan genetik mukopolissakaridoz (MPS) hastalığına sahip olan 4 yaşındaki Eyüp'ün tedavisi ise Sosyal Güvenlik Kurulu Sağlık Uygulama Tebliği’nde yer alan “ileri derecede zeka geriliği saptanan hastalarda tedaviye başlanmaz, tedavi başlanmış ise sonlandırılır” ibaresine dayanılarak durdurulmuş.
İki küçük çocuk, engelli olmaları nedeniyle biri eğitim diğeri sağlık hakkını kullanamıyor.
Çocuklarının eğitim hakkını savunmak için dava açan bu ailenin bu mücadelesi, sadece oğullarının eğitim hakkı için değil, pek çok engelli çocuk için önem ifade ediyor. Öyleyse Türkiye’de engelli çocukların eğitim ve sağlık haklarının eşitlik ilkesi ile uyumlu bir biçimde düzenlenmesine katkı verecek bu mücadeleyi güçlendirmek için herkesin yapabileceği bir şey yok mu?


23 Mayıs 2012

Aile Bakanlığı Çocuk Koruma ve Destekleyici Tedbirlerine El Attı

Korunma ihtiyacı olan çocuklar hakkında alınacak tedbirler ile suça sürüklenen çocuklar hakkında uygulanacak güvenlik tedbirlerinin usul ve esaslarında artık Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı da söz sahibi olacak.



Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın kuruluşuna ilişkin esasları düzenleyen 08.06.2011 tarihli kanun hükmünde kararname, Çocuk Koruma Kanunu’nun Adalet Bakanlığı'na verdiği, koruyucu ve destekleyici tedbirleri koordine etme görevini Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığ'ına devretmişti. Çocuk Koruma Kanunu'nun Adalet Bakanlığı'na verdiği görevin usul ve esaslarını düzenleyen yönetmeliğin bu kanun hükmünde kararname doğrultusunda değiştirilmesi gerekiyordu; bu değişiklik 23 Mayıs 2012 tarihli Resmi Gazetede yayımlandı. Değişiklik yönetmeliğinin yayımlanmış olması, kanun hükmünde kararnamenin yürürlüğe girmesinden sonra doğan karmaşayı gidermek için Bakanlığın attığı önemli bir adım. Ancak bu haberin veriliş biçimi böyle mi olmalı? Süreç, sonuç ve etki hakkında doğru bilgilere yer vermek basının görevi değil mi?

22 Mayıs 2012

Kadın hakimin en zor kararı...

Bebek sizce kime verilmeli? Gerçek anneye mi yoksa...




2003 yılında bebeğini bir apartman boşluğuna bırakan bir kadın, 6 yıl sonra onu evlat edinen aileden geri almak için dava açmış. Yerel mahkeme çocuğun evlat edinen ailede kalmasına karar vermiş. Ancak Yargıtay kararı bozup, ‘biyolojik anneye verilsin’ demiş. Yerel mahkemedeki hakim diretince son sözü Yargıtay Hukuk Genel Kurulu söylemiş: “Çocuk, doğuran annede değil, emek verip büyüten annede kalacak.”

Her çocuğun, anne-babasını bilme ve onlar tarafından bakılma hakkı BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (md. 7) ile çocuğa tanınan haklardan biri ve aynı zamanda da çocuğun yararı aksini gerektirmedikçe anne-babasından ayrılmama hakkı (md.9) çok önemli bir hak. Terk etmiş bir anne ve evlat edinerek çocuğa bakmış ve büyütmüş bir anne-baba arasında çocuğun kiminle birlikte yaşayacağına ilişkin tartışma genellikle hangisinin daha çok anne-babalığı hak ettiği üzerinden yürüyor. Oysa bu tartışmanın çocuğun yararına uygun seçimi belirlemek amacına yönelik olması gerekmiyor mu?

Eğer çocuğun yararı evlat edinen anne-baba ile kalmasını gerektiriyorsa, çocuğun biyolojik anne veya babası ile bağı nasıl sağlanacak? Bu bağı tartışırken önyargılardan arınmış, çocuğun yararına ve ihtiyacına öncelik verecek tutumun hakim kılınması nasıl sağlanacak?

Eğer biyolojik anne-baba ile bağın sürmesine karar verilecek olursa (ki, çocuğun yararı aksini gerektirmedikçe bu yönde bir karar verilmesi gerekir) hem çocuk hem evlat edinen aile hem de biyolojik anne ve babanın süreci doğru yönetebilmeleri için desteklenmeleri nasıl sağlanacak? Bu desteği verecek bir hizmetimiz var mı?

21 Mayıs 2012

Denizde facia: 6 öğrenci boğuldu!

İskenderun’da dün denize giren yaşları 14-17 arasında değişen 6 Kuran kursu öğrencisi boğuldu.




Şanlıurfa turundan dönen Kırıkhan Merkez Kuran Kursu öğrencisi 19 gencin bulunduğu otobüs saat 17:00 sıralarında İskenderun'a bağlı Karaağaç Beldesi’ne geldiğinde sahilde mola vermiş. Yakındaki lokanta çalışanlarının “dalgalar tehlikeli boğulursunuz” uyarısına rağmen yaşları 14-17 arasında değişen, iddiaya göre aralarında yüzme bilmeyenlerin de bulunduğu gençler ile şoför denize girmiş. Dalgalar arasında yüzmeye çalışırken kısa süre sonra akıntıda sürüklenmeye başlayan 19 kişi “imdat” çığlıkları atmaya başlayınca lokanta çalışanları ve çevrede bulunanlar yardımlarına koşmuş. Kırıkhanlı gençlerden 13’ü ve otobüs şoförü boğulmaktan son anda kurtarılarak kıyıya çıkarılırken, 6 genç denizde kaybolmuş.

Çocuk koruma alanında biraz duyarlılığı olan hiç bir memlekette, çocuklar bir eğitim kurumunun düzenlediği gezide program dışı bir aktivitede boğulmaz. Çünkü bu çocuğun güvenliği ile ilgili bir sorunudur ve bilinir ki, ergenlerin riskli davranışlar göstermesi mümkündür ve onları bu risklerden korumak için bazı tedbirler almak gerekir. Bu amaçla gezide onlara bir eğitmen eşlik eder. Bu eğitmen, çocukların büyük tehlikelere maruz kalmadan gezilerini tamamlamasından sorumludur ve bu kişi bazılarına abartılı gelebilecek tedbirler ile çocukların güvenliğini sağlar.

Türkmenistan’da yaz kampına giden çocukları taşıyan her otobüsün önünde ve arkasında escort araçlar ve ambulans bulunuyor. Eğer konvoy halinde gidiyorlar ise trafik durduruluyor. Tıpkı bizim Başbakanımız ve bakanlarımıza yapıldığı gibi.
Bu örnek çocuğun güvenliği konusunda durumumuzu anlamak için yeterli değil mi?

Şimdi sormak gerekir, 6 çocuğumuzun hayatını kaybetmesinden sorumlu olan kimdir? Kendisi de ölüm tehlikesi atlatan şoför mü, basireti bu kadar olan bir kişiye çocuk emanet eden Kuran kursu yetkilisi mi? Yoksa basireti bu kadar olan bir kuruma çocukları eğitme yetkisi veren kurum mu?

Acaba gezilerde alınması gereken tedbirleri düzenleyen bir mevzuat var mı veya bu mevzuata uygunluğu denetleyen bir kurum? Böyle bir düzenlemeye uyulmamış ise sorumluluk kimin? Bunu kader veya bireysel bir hata olarak görüp unutursak sorumluluk kimin olacak?

20 Mayıs 2012

Tehditle geri alınan şikayeti mahkeme yok saydı.

Samsun’da geçen yıl iki dayısının tecavüzüne uğrayıp düşük yapan genç kız, ‘Rızamla olmadı. Ama, şikayetçi değilim’ dedi. Mahkeme iki dayıyı tecavüzden bırakıp tehditten 1 yıl 8’er aya mahkum etti.




Samsun'da iki dayısının cinsel istismarına maruz kalıp, 8 aylık hamileyken düşük yapan 17 yaşındaki kız çocuğu, olayın rızası ile olmadığını ama ölümle tehdit edildiğini ve şikayetçi olmadığını söylemiş. Adli Tıp Kurumu'nun, düşük sonucu ölü doğan bebeğin %99.99 istismarcı dayılardan birinin DNA'sı ile uyumlu olduğuna dair raporuna rağmen, mahkeme "mağdurenin rızasıyla ya da zorla cinsel ilişki olduğuna dair delil bulunmadığını" belirterek, cinsel istismar davasının düşürülmesine, iki dayının tehdit suçundan 1 yıl 8 ay hapis cezasında mahkum edilmesine karar vermiş.

Bu tür haberlerden sonra yasa uygulayıcılara kızıyoruz ama artık yüzleşmemiz gereken bir başka gerçek yok mu? Bir başka ahlak anlayışına ve bu anlayışa uygu bir ceza kanununa ihtiyacımız yok mu?

Bir yetişkinden 18 yaşından küçük bir kişiye yönelen cinsel ilgi "çocuk istismarı" değil mi? Dayı, amca, hala, teyze, baba, anna, ağabey, büyük anne, büyük baba gibi akrabaların yaptığı ve mağduru çok daha fazla travmaya uğratan ensest biçimindeki cinsel istismarda "rızayı" sorgulamanın nasıl bir anlamı olabilir?

18 yaşından küçük bir çocuğun kendinden yaşça çok büyük ve üzerinde nüfusu olan bir yetişkinin istismarından kendisini korumasını beklemek nasıl bir vurdumduymazlıktır? Bu uygulamaya sebep olan TCK 103-105. maddeleri 2005 yılında TBMM tarafından yazıldı, oylandı ve bu sonucun doğacağı bilinmesine rağmen kabul edildi. Bakanlık bu maddenin değiştirileceğini söylüyor. Pekiyi, neden değişemiyor?

19 Mayıs 2012

İstismarcı, çocuk alanında çalışamayacak!

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, çocuğun korunmasına yönelik mevzuatı baştan aşağı yenilerken, bakanlığın Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) yapmayı planladığı değişiklikler netleşti.




Bakanlığın kurulduğu tarihten (06.04.2011) bu yana çocukla ilgili yasal düzenlemelerin değiştiğine dair kaçıncı haber bu? İşte bir örnek: "Çocuk yaştaki birisinin çocuk sahibi olması kabul edilemez, .... TCK'da değişiklik yapılacak."

TCK'nın 103. maddesinde yapılacak değişiklikle 15 yaşını tamamlamış olan çocukların koruyucu aile dahil, aile bireyleri tarafından (ensest) cinsel istismara maruz kalmasının "çocukların cinsel istismarı" suçunu oluşturacağı da bunlardan biri. 2005 yılında TCK düzenlenirken 103. maddenin bu düzenlemesinin yaratacağı soruna dikkat çeken hiçbir görüş dikkate alınmadı. 7 yılda uğranılan zararın hesabını soran veya veren olacak mı? Öyleyse hiç yoksa yöntem konusunda bir ders alınamaz mı?

Teknolojinin bu kadar geliştiği bir çağda, toplumun tüm kesimlerini bu kadar ilgilendiren bir konuda daha şeffaf bir yöntem izlenemez mi? Bakanlık hangi konuda çalıştığını, neyin üzerinde çalıştığını, danışma kurulunu kamuoyuna açıklasa ve böylece ilgili herkesin görüşlerini iletme olanağı olsa daha faydalı olmaz mı?

18 Mayıs 2012

Önce Tecavüzle Suçladı, Sonra...

16 yaşındaki genç kız, erkek arkadaşının tecavüzüne uğradığını iddia etti, ama mahkemeden sonra bakın ne oldu.




Samsun'da kaldığı yurttan kaçtığı ileri sürülen 16 yaşındaki bir kız çocuğu, erkek arkadaşının kendisine ev tuttuğunu ve burada tecavüz ettiğini, şikayetçi olmaması için de silah çektiğini iddia ederek şikayetçi olunca, erkek arkadaşı gözaltına alınarak "alıkoymak, cinsel istismar ve silah taşıma" suçlarından Samsun Adliyesi'ne sevk edilmiş. Şikayette bulunan kız çocuğu kızdığı için yalan söylediğini ve iftira attığını söyleyince erkek arkadaşı serbest bırakılmış.

Bu kadar mı? Bir yetişkin bir kız çocuğu ile birlikte yaşıyor, çocuk 15 yaşını doldurduğu için şikayetçi olmayınca eylem kamu adına kovuşturulan suç olmaktan çıkıyor ve kamunun ilgilenme görevi de bu noktada bitiyor mu? Bunda bir tuhaflık yok mu? İlgilenirse ceza hukuku ilgilenir, o ilgilenmezse de kimseye görev düşmez denilebilir mi? Suç oluşturmasa da risk altında değil mi bu çocuk? Esas risk de kamunun ceza hukuku dışında bir ilgisinin olmaması değil mi?

17 Mayıs 2012

Giresun'daki HES katliamında çocuk işçi skandalı!

Kazada ölenler arasında yer alan bir işçinin 16 yaşında ve sigortasız çalıştırıldığı ortaya çıktı.




Giresun'daki HES inşaatında meydana gelen kazada ölen 4 işçiden biri olan 16 yaşındaki Eren Erdem'in sigortasız çalıştırıldığı ortaya çıkmış. Şantiye şefi ve taşeron firma yetkilisi gözaltına alınmış.

Bir süre önce DİSK-AR yaptığı araştırmanın sonuçlarına göre, Türkiye'de 5-17 yaş arası toplam çalışan çocukların oranının %49'a ulaştığını, tarımdaki çözülmeye bağlı olarak da çocuk istihdamında sanayinin payının 1994'te %16 iken, 2006 yılında %28'e yükseldiğini duyurmuştu2012 yılındaki tam sayıyı bilmiyoruz. Eren Erdem’in HES inşaatında hayatını kaybetmesinin sebebi de zaten tam olarak bu bilgisizliğimiz ve bunun altında yatan ilgisizliğimiz değil mi?  

16 Mayıs 2012

Çocuk davaları için hukuk servisleri...

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, çocuk hizmetleri kapsamında il müdürlükleri bünyesinde ‘hukuk servisleri’ ve ‘Çocuk Koruma İlk Müdahale ve Değerlendirme Birimleri’ oluşturuyor.





Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, çocuk hizmetlerine ilişkin bir genelge yayımladı. Genelge, mevzuatın uygulanmasının sağlanması, toplumda çocuklara yönelik olumsuz algıyı değiştirecek çalışmalar yapılması gibi önemli beklentiler içeriyor. Bunlar çok yerinde beklentiler ancak bu kadar genel ifade edilmiş bir yükümlülük uygulamacının yeterli bir sorumluluk hissetmesini sağlayacak mı? Bakanlığın ve toplumun bu beklentinin gerçekleşip gerçekleşmediğini denetleme olanağı var mı?

Genelgenin 7. maddesi ise kafaları çok daha fazla karıştırma riskine sahip. Mağdur, suça sürüklenen veya ebeveyn bakımından yoksun olduğu için korunma ihtiyacı içinde olan çocukların her birini ilgilendiren koruyucu ve destekleyici tedbirlerin uygulanmasında çocuğun ihtiyacına göre amaç ve yöntem bakımından farklı yaklaşımların uygulanması gerekiyor. Oysa genelge bir ortak kurala bağlamış. Ailesi içinde fiziksel veya cinsel istismara maruz kalmış olması sebebiyle ailesi dışında korunmasına karar verilen çocuğun hemen bir koruyucu aile yanına yerleştirilmesi veya evlat edindirilmesi mümkün ve doğru mudur? Bakanlık, bu yöntemi çocuğun yararına ve bilimsel olarak doğru bir yöntem olarak mı görüyor; yoksa, bu çocukları mevcut kuruluşlara yerleştirmeyi orada yaşayan çocukların güvenliğini tehdit edici bulduğu için mi bu yaklaşımı tercih ediyor?

Mağdur ve suça sürüklenen çocukların kurum bakımına yerleştirilmesi halinde bulunduğu ilde yer bulunmaması durumunda genel müdürlük kararı ile bir başka ildeki kuruluşa yerleştirilmesi öngörüsü de bu çocukların ihtiyaçlarının göz ardı edildiğini düşündürmüyor mu?

Davalarını nasıl takip edecekler? Özellikle suça sürüklenenler bakımından davranış değişikliği ile toplumla bütünleştirme hedefi nasıl sağlanacak?

Cumhuriyet Savcılığı veya başka bir yolla il müdürlüğüne yapılan bildirimler üzerine müdahale edilen her olayda çocuğun öncelikle "Çocuk Koruma İl Müdahale ve Değerlendirme Birimi"ne yerleştirilmesinin öngörülmesi de pek çok farklı ihtiyaç ve koşulun gözden kaçırılması anlamına gelmeyecek mi?

Hakkında kurum bakımı kararı alınmış ancak kurum bakımında kalmak istemeyen çocukların zarar görmemeleri için tedbir alınmasını öngörmek gibi önemli bir yaklaşım neden kurumdan izinsiz ayrılmalarını engelleyecek güvenlik tedbirlerinin alınması dışında bir yöntem öngörülmeyerek eksik bırakılmış?

Madde bağımlısı çocuklar konusunda yıllardır hekimler ile sosyal hizmet çalışanları arasında süren tartışmanın, genelge ile bilimsel gerçeklere aykırı biçimde sonuçlandırılma çabasını nasıl değerlendirmeli? Doktorlar madde bağımlılığı tedavisinin tıbbi tedaviye eşlik edecek sosyal destek hizmetleri ile mümkün olacağını söylerken ve bütün dünya çok disiplinli hizmet modelleri oluştururken, bizim hizmeti kompartımanlara ayırarak sürdürme ısrarımız nedendir? Eğer çocuğun bağımlılığı yataklı tedaviyi gerektirecek boyutta değilse, çocuk tedaviye devam ettiği süre zarfında nerede kalacak?

Bu alanda sonucu görmeden doğruyu bulmak maalesef mümkün olmayacak herhalde. Dolayısıyla istenmeyecek bir yere varmamak için deneyimlerden ders çıkaracak bir yol bulmamız gerekiyor. Bu nedenle acilen ve öncelikle yanıt aranması gereken soru şu olsa gerek: Genelgenin bu hükümlerinin uygulanması, yani koruyucu ve destekleyici tedbirlere ihtiyaç duyan çocukların hayatlarına etkisi, nasıl izlenecek?

15 Mayıs 2012

'Metin Amca beni çağırıyor' cinayeti.

Zonguldak'ın Devrek ilçesinde, 14 yaşındaki ilköğretim öğrencisi Kader Demiroğlu'nu av tüfeği ile öldürüp kaçtığı iddia edilen 51 yaşındaki Metin A., ilçe merkezinde polis tarafından yakalandı. 'Kıskançlık cinayeti' iddiası var.




Zonguldak'ta 14 yaşındaki bir ilköğretim okulu öğrencisi, 51 yaşındaki bir kişi tarafından av tüfeği ile vurularak öldürüldü. 51 yaşındaki bir adamın bir kız çocuğuna gösterdiği ilginin biçimi ve sonunda onu öldürmesi, özellikle çocuk istismarı açısından üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir konu elbette. Ancak olay sonrasında kaymakam tarafından yapılan açıklama da aynı ilgiyi hak etmiyor mu?

Cinayetle ilgili açıklama yapan Devrek Kaymakamı Hüseyin Öner, "gönül ilişkisi ve kıskançlığa bağlı bir olay gibi görünüyor" demiş ve kız çocuğunun 4 yıl önce de cinsel istismara uğradığını söylemiş. Bu bilgi neden ve nasıl basın ile paylaşılabilir?

Türkiye'de özel hayatı ilgilendiren konulardaki bilgilerin kimin tarafından ve nasıl paylaşılabileceğinin esaslarını ve bu kuralı ihlal edenler hakkında uygulanacak cezaları belirleyen bir mevzuatın olmamasının en çarpıcı örneği olan bu açıklama hakkında acaba ne tür bir işlem yapılacak?

Bunun izlenmesi de, çocuk koruma sisteminde kişisel verilerin kaydı, paylaşılması ve korunması konusunda bir gelişme elde edilmesine önemli bir katkı olmaz mı?

14 Mayıs 2012

Çocuğu olanlara müjde!

Memur-Sen'in teklifi geçerse 0-4 yaş arası çocuğu olan memura, her çocuk için bu yıl 140 lira ödenecek.




Memur-Sen, kamu kurum ve kuruluşlarına ait işyerlerinde görev yapan memurların 0-4 yaş arası çocuklarına yönelik kreş bulunmaması halinde, bu memurlara kreş parası yardımı yapılmasını ve geçmişte 2 çocukla sınırlı olan kreş yardımı ödeneğinde bu sınırın kaldırılmasını teklif etti.



Bu öneri, tam olarak Çocuk Haklarına Dair Sözleşme'nin taraf devletlere yüklediği, çocuğun yetiştirilmesi konusundaki sorumluluklarını kullanmada anne-baba ve yasal vasilerin durumlarına uygun yardımı yapma görevinin gereği bir uygulama. Bu nedenle öncelikle desteklemek gerekir.

Ancak hemen arkasından, 140 TL kreş yardımı gerçek hayatta ne ifade ediyor diye sormak gerekir. Ayda 140 TL'ye kreş bulmak mümkün mü? Bu bütün çocuklar için eşit hizmet anlayışı ile olabiliyor mu? Bu yardımın çocuğun ihtiyacı doğrultusunda kullanılması nasıl güvence altına alınıyor? Çocuk hakları açısından hak temelli bir uygulama olabilmesi için bütün çocukların bu haktan yararlanması nasıl sağlanabilir?

13 Mayıs 2012

RedHack bu kez de anneler için Aile Bakanlığı'nın sitesini hackledi!

RedHack: Bizim Aile Bakanımız kadına şiddete çözüm bulacağına, kafa yoracağına "dizilere" kafa yoruyor.




RedHack anneler gününde Aile Bakanlığı'nın internet sitesini hackledi. RedHack ekibi "Cumartesi Anneleri'ne, çocuklarını savaşa kurban vermiş tüm annelere, dünyanın ezilen cefakar anneleri için..." diyerek hizmet.aile.gov.tr'de bir mesaj yayınladı.
Redhack’in bir başka dünya için, yeni bir merak ve istek ile yeni işler yapılması talebini desteklemek hepimizin borcu değil mi?


12 Mayıs 2012

Yeni Anayasa İçin Yeni İstekler!

Yazımına başlanan yeni anayasa için siyasi partilerden yeni istekler geldi.




AK Parti, CHP ve BDP, yeni anayasanın yazımına başlayan TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu'na, anayasada yer almasını istedikleri genel ilkeler, temel hak ve hürriyetler, siyasal haklar ve özgürlükler ile ilgili önerilerini sundu. Hepsi son derece önemli olan bu taleplerden birinin üzerinde özellikle durulması gerekiyor: “yoksulluğa karşı korunma hakkı”.

Bu temel insan hakkının anayasada yer alması, Türkiye’de yaşayan her bireyi olduğu gibi her çocuğu da ilgilendiren bir talep ve çocuk hakları ile doğrudan ilgili. Her çocuğun yeterli yaşam standardına sahip olma hakkı ve bu hakkı kullanabilmesi için ailesine yeterli desteğin sunulmasını talep etme hakkı var.

TUİK’in2009 Yoksulluk Çalışmaları sonucuna göre Türkiye’de nüfusun %18'i gıda ve gıda dışı yoksulluk düzeyinde yaşamını sürdürüyor. 0-6 yaş grubunda bu oran %24 oluyor. Bu demek oluyor ki yoksulluktan çocuklar çok daha fazla etkileniyorlar. 0-6 yaş grubu yani gelişimin en belirleyici aşamasındaki çocuk nüfusunun dörtte biri yoksulluk sınırının altında yaşayan bir ülkede, “yoksulluğa karşı korunma hakkının” anayasada yer alması talebi en öncelikli talep olmayı hak etmiyor mu?

11 Mayıs 2012

Anne-çocuk sağlığında Türkiye ikinci ligde.

Türkiye, anne ve çocuk sağlığı konusunda sicili kötü olan ülkelerden biri. Save the Children Vakfı'nın bulguları bu sonucu ortaya koyuyor.




Save the Children, anne sağlığı, eğitim, aile planlaması, doğum öncesi bakım, doğum mekanı, sakat ve ölü doğumlar gibi göstergeleri dikkate alarak 165 ülkeyi kapsayan bir araştırma yaptı.

Bu araştırmanın sonucuna göre Türkiye, anne-çocuk sağlığında 165 ülke arasında 90. sırada. Araştırmaya katılan ülkelerin gelişmişlik düzeyine göre 3 gruba ayrıldığı listede Türkiye gelişmekte olan ülkelerin bulunduğu 2. grupta er aldı. 80 ülkenin yer aldığı bu grupta Türkiye, Namibya ve Lübnan'dan sonra ancak 47. sırada yer bulabildi.

Anne-çocuk sağlığının göstergeleri, çocuğun yaşam hakkının temellerini oluşturan kriterlerden oluşuyor. Dolayısıyla, 165 ülke arasında 90. sırada olmak veya kendi ligimizde (2. grupta) 80 ülke arasında 47. sırada yer almak demek, doğumun kendisinin riskli olması demek değil mi?

Öyleyse Devletten, bu riski ortadan kaldırmadan anne adaylarını yeni bebekler doğurmaya teşvik etmekten vazgeçmesini ve öncelikle ve hızla bu araştırmanın ortaya koyduğu sonuçları değiştirecek yatırımların planlamasını talep etmemiz gerekmiyor mu? 

10 Mayıs 2012

Van ve Erciş, haberi çocuklardan alıyor.

Sabancı Vakfı, "Fark Yaratanlar" programıyla toplumsal gelişmeye katkıda bulunan "sıra dışı kişilerin olağanüstü öykülerini" anlatmaya devam ediyor. Programın yeni Fark Yaratan'ı, Van'da depremden sonra değişen hayatı, çıkardıkları "Erciş'in Genç Sesi" gazetesi ve internet ortamında kurdukları blog ile aktaran Ercişli çocuk muhabirler oldu.




Gündem Çocuk Derneği, Van'da depremden etkilenen çocukların hayata katılımlarını desteklemek amacıyla "Erciş'in Genç Sesi" projesini hayata geçirdi. Proje kapsamında 12-18 yaş arasındaki Ercişli çocuklar, Van'daki hayatı haberci gözüyle aktarıyor. Çocuklar, haftada bir çıkarmayı hedefledikleri "Erciş'in Genç Sesi Gazetesi", internetten yayın yapan aynı adı taşıyan blog ve sosyal medyadaki sayfaları aracılığı ile depremin etkilediği Van'daki yaşamı yorumluyor.

Erciş'in Genç Sesi'nin fark yaratan hikayesi, www.farkyaratanlar.org ve www.sabancivakfi.org sitelerinin yanı sıra facebook, twitter ve youtube aracılığı ile izlenebiliyor.

Acaba bu güzel çalışma, çocukların yaşamın farklı alanlarında daha katılımcı olmalarını sağlayacak uygulamaların yaygınlaşmasına öncülük eder mi? Bir başka deyişle, bu uygulamaları nasıl yaygınlaştırabiliriz?

9 Mayıs 2012

Osman Baydemir engelli çocuklarla çuval içinde yarıştı.

BDP'li Baydemir, Engelliler Haftası kapsamında düzenlenen etkinliğe katıldı, çocuklarla çuval ve halat çekme yarışı yapıp, futbol oynadı.




Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, belediyenin Sosyal Hizmetler Daire Başkanlığı tarafından düzenlenen "engelliler haftası" etkinliğinde çocuklarla çuval ve halat çekme yarışı yapıp futbol oynamış. Bir belediye başkanının hem çocuk hem de engellilik konusunda ilgi göstermesinin konunun kamuoyuna yansımasına etkisin göstermek bakımından güzel bir örnek.

Bu örnek acaba yerel yönetimlerin kentin çocukların ve engellilerin gereksinimlerine uygun biçimde planlanması ve bu kapsamda özellikle çocuk koruma konusundaki sorumluluklarını hatırlamalarına da vesile olacak mı?

Örneğin Osman Baydemir, çocukların gereksinimlerini ve yerel yönetimlerin çocuk koruma alanındaki sorumluluklarını da dikkate alan bir kent planı da yapar mı?

8 Mayıs 2012

Türkiye’de 10 bin 807 üstün yetenekli var.

Dinçer, “Ülkemizde temel eğitim ve ortaöğretim çağında bulunan ve üstün yetenekli birey olarak tanımlanan 2010-2011 istatistiklerine göre 10 bin 807 öğrenci bulunmaktadır” dedi.




Üstün yetenekli çocukların, yeteneklerinin fark edilmesi ve buna uygun eğitim ile desteklenme ihtiyaçlarına dikkat çekilmeye çalışılıyorsa da, kamu kurumları nezdinde konu çok da özenle ele alınmamış uzun zamandır. Bir süre önce TBMM'de bir soru önergesine verilen yanıtta, Türkiye'de bilim ve sanat alanında Devlet tarafından desteklenmesi öngörülen harika çocuk çıkmadığı bildirildi.

Bir milletvekili tarafından verilen bir başka soru önergesi üzerine Milli Eğitim Bakanlığı tarafından verilen cevapta, 2010-2011 öğretim yılı itibarıyla 10 bin 807 öğrenciye "üstün yetenekli birey" tanısı konulduğu açıklandı. Bu vesile ile öğrendik ki, Türkiye'de üstün yetenekli çocuklar halen 57 ilde 63 Bilim ve Sanat Merkezi'nde (BİLSEM) eğitim görmekteler. Yani, mevcut eğitim merkezleri bu çocukların çok azına hizmet verebilecek kapasitede.

Milli Eğitim Bakanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre, bir yandan BİLSEM'lerin sayısı arttırılmaya çalışılıyor, diğer yandan da üstün yetenekli ve zekalı öğrencilere kendi okullarında açılacak "destek sınıflarında" eğitim vermek üzere hazırlık yapılıyor. Aynı zamanda da Üstün Yetenekli Bireyler Stratejisi ve Uygulama Planı (2012-2016) hazırlanıyor.

Bu durumda zamanlamayı sormak gerekir: Ne zaman olacak bütün bunlar ve bütün bunlar oluncaya kadar bu çocukların ihtiyaçları nasıl karşılanacak?

7 Mayıs 2012

Devlet, 8 bin çocuğu eve gönderdi...

'Aileye Dönüş Projesi', yetiştirme yurtlarında kalan çocuk sayısını düşürdü. Devlet, maddi durumunun kötü olması sebebiyle evladına bakamadığı için yuvaya bırakmak zorunda kalan ailelere, çocuk başına 463 TL destek verdi. Aileler de çocuklarına sahip çıktı. 7 yılda 8 bin 314 çocuk evine döndü.
 
 
 
 
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bir süredir, ailenin yoksulluğu sebebiyle kurum bakımında kalan çocuğun, eğitim ve ihtiyaç durumuna göre aileye ortalama aylık 463,47 TL destek vererek ailesi veya yakınlarının yanında kalmasını sağlıyor. 2005 yılı itibarıyla Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) yurtlarında korunma ve bakım altında 20 bin 926 kayıtlı çocuk bulunuyordu. Uygulama kapsamında 7 yılda 8 bin 314 çocuk yuvadan aile yanına döndürüldü. Ülke genelinde halen 33 bin 393 çocuk korunma kararı alınmadan aile veya yakınları yanında destekleniyor. 2012'nin Şubat ayı itibarıyla; ülke genelinde 0-18 yaş aralığındaki 7 bin 686 çocuk, halen çocuk yuvası ve yetiştirme yurdu hizmetinden yararlanıyor.

Geri döndürülen çocuk sayısı 2005 yılı itibariyle kurum bakımında olanların %39.7’si. Ailesi yanında desteklenen çocuk sayısı ve halen kurum bakımında olan çocukların sayısındaki azalış da dikkate alındığında aile yanına döndürme çabalarında oldukça önemli bir başarı elde edildiğini kabul etmek gerekir. Çocuk hakları açısından çok önemli olan bu çabayı kutlamak gerekir elbette, ancak sayısal olarak gerçekleşen bu iyileşmenin, çocukların yaşamındaki karşılığını da dert etmek gerekmiyor mu? Bu çocukların okul başarısı nedir örneğin? Daha da önemlisi ne kadarı okula gönderiliyor? Okula gönderilip, gönderilmediği takip ediliyor mu? Aile içi istismardan korunmaları için kaç uzman ile takip ediliyor ve destekleniyorlar?

6 Mayıs 2012

Okul Müdürü, Cinsel Taciz İddiasıyla Tutuklandı!

Osmaniye'nin Kadirli ilçesinde bir lisenin müdürü, kız öğrenciye cinsel tacizde bulunduğu iddiasıyla tutuklandı.



Osmaniye'nin Kadirli ilçesindeki lise müdürü, bu yıl eğitim kurumlarında öğrencisine cinsel istismarda bulunmakla itham edilen eğitimcilerden biri. Isparta'daki lise müdür yardımcısı, yine Isparta'daki bir imam hatip lisesi öğretmeni, İstanbul'da bir beden eğitimi öğretmeni, Sakarya'da bir lise öğretmeni... Basında haber olan olaylardan ufak bir derleme yapıldığında bu beşinci olay. Yani aydan bir taneden fazla eğitimciden çocuklara yönelen istismar olayı. Bu durumda bu olaylara münferit vakalar gözüyle bakabilir miyiz?

Bu olayların sıklığı eğitimcilerimizin çocuklara ve öğrencilere bakışı, onlara yönelik ilgisi ve çocuk istismarı konusundaki bilgisi ile ilgili bir sorun olduğunu düşündürmüyor mu?

Bir yandan çocuk istismarı, diğer yandan öğretmen - öğrenci ilişkisine dair etik kurallar konusunda çok büyük bir zafiyet yok mu? Bu zafiyetin giderilmesi eğitimciler ile ilgili bütün örgütlerin (eğitim sendikaları, eğitim fakülteleri, Bakanlık, vb.) sorumluluğu değil mi?

Geri planında büyük bir meslek etiği problemi olan çocuk istismarlarını önlemek için istismar yapanın tutuklanmasını sağlamak dışında yapılması gereken başka şeyler yok mu? İlgili kuruluşları bu alandaki sorumluluklarını yerine getirmeye davet edecek bir sorumlu kurumumuzun olması gerekmez mi? Örneğin eğer bu sorumlu kurum Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ise, onun bu haberler üzerine Milli Eğitim Bakanlığı, sendikalar ve üniversiteler ile ilgili bir çalışma yürütmesi gerekmiyor mu?

5 Mayıs 2012

7 çocuk annesi 45 yıl nüfusa kayıtsız yaşadı!

Siverek'te resmi nikahsız yaşadığı kişinin işlediği suçtan dolayı cezaevine girmesi üzerine 7 çocuğuyla ortada kalan 45 yaşındaki kadının, ''saklı nüfus'' kapsamında olduğu yardım için müracaat edince ortaya çıktı.




Gündelik işlerde yevmiye karşılığı çalışan 7 çocuk babası tutuklanınca, imam nikahlı eşi yardım amacıyla kaymakamlığa başvurdu. Bu başvuru üzerine yapılan inceleme şunu ortaya koydu: Bu çift 17 yıl önce resmi nikahsız birlikte yaşamaya başladı. Bu birlikten 7 çocuk dünyaya geldi. 4 ila 16 yaşları arasında 7 çocuğu olan annenin ve hatta onun da annesinin nüfus kaydının olmadığı; babanın da çocuklarını "evlat edinme senedi" ile nüfusuna kaydettirdiği belirlendi.

Çocuğun nüfus kaydının olmaması, en tehlikeli ihmal ve hak ihlallerinden biri. Bu Türkiye’nin de en önemli sorunlarından: Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması'na (2008) göre 0–1 yaş grubunda nüfusa kaydı yapılmamış çocuk oranı %12; 1 yaşta bu oran %6’ya düşüyor; ancak Türkiye’de çocuk nüfusunun 25 milyon olduğu dikkate alınırsa, ne kadar çok çocuğun bütün haklarının temelini ve güvencesini oluşturan nüfus kaydından yoksun olduğu anlaşılır. Doğumu takip edememek ve çocuğun nüfus kaydını güvence altına alamamak çocuk hakları bakımından önemli bir hak ihlalidir. Devletin doğumu takip edemiyor olmasının siyaset bilimi bakımından anlamı nedir?

4 Mayıs 2012

12 yaşında gelin oldu!

Babası tarafından imam nikahıyla evlendirilen 12 yaşındaki çocuk gelinin korkunç dramı...




12 yaşında bir çocuk, babası tarafından 8 ay önce 26 yaşındaki bir kişi ile imam nikahıyla evlendirilmiş ve şu anda 3,5 aylık hamile. Bu durum, evlendirilen çocuk babası tarafından bir davada tanık olarak gösterilince ortaya çıkmış.

12 yaşında bir kız çocuğu okula gönderilmiyor, fark edilmiyor; evlendiriliyor, fark edilmiyor; hamile kalıyor, fark edilmiyor; bütün bunlara sebep olan baba bu çocuğu mahkeme önüne tanık olarak çıkartmaktan korkmuyor.

Bunların hepsi sorunu anlatmaya yetmiyor mu?

Bu olay kısaca, "ailede çocuğa verilen değer ile ilgili büyük bir sorunumuz var ve bununla mücadele edebilecek sistemimiz yok" demiyor mu?

Hal böyle iken, aramızda bu sorun ile mücadele etmek için Devletin izlediği strateji hakkında bilgisi olan var mı? Bütün bu boşluğun giderilmesini talep etmiyorsak, suçun birazı da bizde değil mi?

3 Mayıs 2012

Okul sütü ilk günden hastanelik etti!..

Okul sütü akıl küpü programı için 32 bin 500 okulda 7.2 milyon öğrenciye 200 ml süt dağıtıldı. İlk gün 17 ilde yaklaşık 1500 öğrenci hastanelik oldu. Tarım Bakanlığı inceleme başlattı.




Türkiye genelinde uygulanan "ücretsiz okul sütü" projesinin ilk gününde birçok ilde (Diyarbakır, Sivas, Edirne, Konya, Samsun, Adana, Antalya) zehirlenme nedeniyle 1343 öğrencinin hastaneye kaldırıldığı bildirildi. Çocuklara beslenme desteği sağlayacağı düşünülen projenin duyurulmasından hemen sonra uygulama biçimi, zamanı gibi nedenler ile pek çok itiraz dile getirilmişti.

Yanıtlanmayan bu itirazlara rağmen uygulamaya sokulan ve maliyetinin 74.8 milyon TL olduğu açıklanan projenin ilk günü yaşanan zehirlenme olayları sonrasında yetkililerden gelen açıklamalar ise şöyleydi:
Bu olay vesilesi ile öğrendik ki, paket sütün içeriğinden paketlenmesine kadar pek çok özellik insan sağlığını olumsuz etkiliyor.

Şimdi şu soruların cevaplarını aramak gerekiyor:
  1. Çocuk sağlığını ilgilendiren bir alanda yapılan projeye ilişkin basın yolu ile ve Meclis'te yazılı soru önergeleri ile dile getirilen kaygıları dikkate almayan bürokratlar ve siyasiler hakkında ne yapılacak?
  2. Devletin çocuk sağlığını umursamadığını düşündürecek gayri ciddi açıklamalar yapan yetkililer hakkında ne yapılacak?
  3. Doz aşımı, psikolojik vb. açıklamalar yerine bir yetkilinin çıkıp, "bu ihale yapılırken sütün tazeliğini, süt tozundan üretilmemiş olmasını, ambalajdan naylon vb. maddelerin geçmesini engellemek üzere ambalaj kalitesini şartnameye yazdık ve sonra her ilde bu çalışma başlamadan önce okullara gönderilecek sütü denetlemekten sorumlu personelimiz tarafından denetlendi, vb." şeklinde bir açıklama yapmasını beklemek hakkımız değil mi?
  4. Valiler psikolojik demek dışında durumu açıklayacak bir bilgiye sahip değil mi?

2 Mayıs 2012

Liseler yeniden düzenleniyor, okurken evlenmeye vize çıktı!

Milli Eğitim Bakanlığı lise yönetmeliğini yeniliyor. Ders süreleri 5 dakika azalıyor. Devamsızlık izni artıyor, sınıf geçmek kolaylaşıyor.




Milli Eğitim Bakanlığı'nın lise yönetmeliğini yenilemek üzere hazırladığı ve bazı kurumlara görüşe gönderdiği taslak basına yansıdı. Bir yandan taslağın Bakanlığın bilgisi dışında paylaşılmış olması, diğer yandan içerdiği düzenlemelerin çocuk koruma stratejileri ile çelişkisi yüzünden konu üzerinde pek çok tartışma yapılıyor.

Öncelikle elbette şu soruyu sormak her vatandaşın hakkı değil mi? Biz bu konuyu istem dışı öğrendiğimize göre, Milli Eğitim Bakanlığı bizim ve çocuklarımızın fikrini hangi aşamada almayı düşünüyordu?

Sonra da madem artık öğrendik, nihai fikir olmasa bile Milli Eğitim Bakanlığı'nın çocuklarımız ile ilgili bu öngörüsü üzerinde tartışmak artık hakkımız. Özel dikkat gerektiren konulardan biri yakın zamanda azaltılan devamsızlık izin süresinin arttırılması, diğeri ise liseye devam ederken evliliğe izin verildiğini düşündüren düzenleme.

Halihazır Lise ve Ortaokullar Yönetmeliği'ne göre, evli olanların okula kaydı yapılamadığı gibi, kayıtlı iken evlendirilenlerin de okul ile ilişiğinin kesilmesi gerekiyor. Lise eğitimi 14-18 yaş grubunu kapsayan bir eğitim. Ancak istisna da olsa en geç 19 yaşında liseye başlanabiliyor ve bu durumda bitirme yaşı 21 olabiliyor. Türk Medeni Kanunu'na göre evlenme yaşı 17, ancak ailenin rızası ve hakim kararı ile 16 yaşında da evlenilebiliyor. Bir kanun ile çocuğun evlendirilmesine izin verirken, çocuğu erken evlendirilmekten korumak için eğitim hakkını elinden almak adalet dışı ve çelişkili bir uygulama değil mi? Öte yandan, 2008 yılı verilerine göre 15-19 yaş grubundaki gençlerde evlilik oranının %9,6 olduğu bir ülkede, erken evlendirilme ile mücadele için bir stratejinin olması ve yapılacak her düzenlemenin bu stratejiye uygun biçimde yapılması gerekmez mi?

Bu konuda son bir soru daha sormak gerekir: Hangi sebeple olursa olsun, bir öğrencinin örgün eğitim dışına çıkarılması, bir toplumun gerçekten isteyeceği bir sonuç olabilir mi? Bu toplum çocuklarını örgün eğitim dışına çıkarınca, okulda sorun olan davranışlarını düzeltmek için onlara ne gibi bir seçenek sunuyor? 

Hazır başlamışken, Ortaöğretim Disiplin Yönetmeliği'nde yer alan bu örgün eğitim dışına çıkarma cezasını da tekrar düşünmemiz iyi olmaz mı? 

1 Mayıs 2012

1 Mayıs İçin Meydanlara!

1 Mayıs kutlamalarının İstanbul'daki adresi Taksim... Taksim meydanındaki Cumhuriyet Anıtı 6 vinçle ve bariyerle çevrildi. 2 bini çevre illerden olmak üzere 20 bin polis görev yapıyor.




Bir şeyi kutlamak ya da protesto etmek için meydanlarda toplanmak, yürümek ve gösteri yapmak herkes için bir hak. Çocuklar için de...

1 Mayıs, yıllardır bu hakkı kullanma mücadelesinin sembolü oldu. O nedenler tam da şimdi çocukların ifade özgürlüklerini kullanma olanakları hakkında düşünmemiz gerekmiyor mu?

Çocukların gösterilere katılmaları konusunu sadece "taş atma" eylemi üzerinden konuşuyoruz. Önce taş atan çocuklar tutuklandılar, cezalandırıldılar; şimdi de ailelerinden tazminat talep edilmiş

Çocukların şiddet içeren gösterilere katılmalarının normalleştirilmesi de, bu gösterilere katılan çocukların üzerine cezaevleri ve tazminat davaları ile gitmek de benzer biçimde çocuk hakları ve ihtiyaçlarını görmezden gelmek demek. Bu en basit hali ile ihmal değil mi?

Bu yıl 1 Mayıs coşkusunu bu ihmale son vermemiz için bir fırsat olarak görüp, çocukların gösteri ve yürüyüş düzenleme hakları üzerine düşünebilir miyiz?