Hümanist Büro çocukla ilgili haberleri yorumluyor...


30 Nisan 2012

Bütün alkışlar size olsun Erzurumlu kuaför kardeşlerim

Ukrayna'daki saç tasarım yarışmasına katılan Erzurum'dan 10 kişilik kuaför heyeti çocuk gelin konusunda dikkat çeken bir mizansen ile gösterinin sonunda Rusça "çocuk gelinlere hayır" pankartı açtılar.




Erzurum'dan 10 kişilik kuaför heyeti Ukrayna'daki saç tasarım yarışmasına katılmışlar. Dünyanın her yerinden gelen kuaförlerin yeteneklerini gösterdikleri bu yarışmada, Türk heyeti çocuk gelin konusuna dikkat çeken bir mizansen yapmış ve gösterinin sonunda Rusça "çocuk gelinlere hayır" pankartı açmışlar. Yarışmaya katılan Erzurumlu kuaför Ahmet Kemal Özerbaş, çocuk da olsa tüm gelinlerin saçlarının kuaför salonlarında yapıldığına dikkat çekerek, "çocuk gelinlerin saçını yapmak istemiyoruz" demiş.

Bu çocuk gelinler konusunda toplumun sorumluluğuna ve herkesin yapabileceği bir şey olduğuna dikkat çekmek için çok güzel bir örnek değil mi?

Kuaförler, gelinlikçiler, imamlar, aslında bu sorunu önleyebilecek kişiler değil mi?

Çocuğun evlendirilmesi suç ve çocuk istismarı değil mi?

Erzurumlu Ahmet Bey'in girişimi örnek teşkil etse ve bir harekete dönüşse, bu toplum bu sorunun çözümünde sorumluluk almış olsa, daha güvenilir bir toplum haline gelmez miyiz?

29 Nisan 2012

Türkiye Kötü Öğrenci

Türkiye’de eğitim ve çocuk bakımı kalitesinin, ortalamanın hala çok altında olduğu ortaya çıktı. Cuma günü yayımlanan OECD raporu, çocukların okul öncesi durumlarına ilişkin alarm niteliğinde.




Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) 34 OECD ülkesinde yapılan birden fazla araştırmayı biraraya getirerek hazırladığı rapora göre Türkiye OECD ülkeleri arasında bebek ölümleri oranı bakımından en kötü performansı sergiliyor. Buna göre Türkiye’de doğan her 1,000 bebekten 17’si ölüyor. 3-5 yaş aralığında çocuğu olup da çalışma hayatını sürdüren anneler bakımından da % 21.4 ile son sıralarda yer alıyor. Ayrıca okuma becerisinin de gittikçe düştüğü tespit edilmiş. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın yaptırdığı Türkiye Aile Yapısı Araştırması da araştırmaya katılanların %44’ünün hiç kitap okumadığını ortaya koymuştu.
Bütün bunların gerisinde bir başka gerçek daha var: OECD bölgesinde ortalama yoksul nüfus oranı %11,1 iken, Türkiye'de bu oran %17 ve Türkiye gelir adaletsizliğinde ilk üçte yer alıyor.
Bebeklerimizi yaşatamıyoruz, çocuklarımızı besleyemiyoruz, okul öncesi bakım hizmeti ve yeterli eğitim olanağı sunamıyoruz.
Bu koşullarda bebek sahibi olmayı düşünen anne baba adaylarını eleştiriyoruz.
Ya onları daha çok çocuk yapmaya teşvik eden Devlet yetkilileri? En az onlar kadar çocuğa yeterli yaşam standardı sağlamaktan sorumlu değiller mi?

28 Nisan 2012

Servis şoförü tecavüzden tutuklandı...

Aydın'ın Umurlu Beldesi'nde, lise öğrencisi iki kızdan birine silah zoruyla 3 yıldır tecavüz ettiği, diğerine ise tacizde bulunduğu ileri sürülen 42 yaşındaki servis şoförü S.B. tutuklandı.




Aydın'daki bir liseye bir beldeden öğrenci taşıyan servis aracının evli ve iki çocuk babası olan sürücüsü, iki hafta önce 16 yaşındaki bir kız öğrenciye elle tacizde bulunmuş. Tesadüfen servis aracında yaşananları gören başka bir öğrencinin durumu okul müdürüne anlatması üzerine, müdürün konuyu araştırması için görevlendirdiği rehber öğretmen servis sürücüsünün 16 yaşındaki bir başka öğrenciye 3 yıldır silah zoruyla tecavüz ettiğini öğrenmiş. Polis, şikayet üzerine servis minibüsünde arama yapmış ve ruhsatsız bir tabanca ile iki av tüfeği ele geçirmiş. Polisteki ifadesinde suçlamaları kabul etmeyip, susma hakkını kullanan sürücü tutuklanmış.

Olayların yaşandığı yer bir belde, haberi yazarken isimler baş harfleri ile kısaltılsa bile mağdurların kimlikleri gizlenmiş oluyor mu? Bu haberden sonra, bu iki kız çocuğunun yaşadıkları yerde korunmaları nasıl mümkün olacak? Mağdurun kimliğinin tanınmasına neden olacak biçimde yayını yasaklayan Basın Kanunu'nun 21. maddesini ihlal eden bu yayın biçimi hakkında işlem yapmaktan sorumlu bir makam yok mu?

Pekiyi, servis şoförü tutuklandı ancak onun cinsel istismarına maruz kalan çocuklara ne oldu? Okula gitmeye devam edebiliyorlar mı? Cinsel istismar mağdurları için hazırlanmış bir tedavi alabiliyorlar mı? Aileleri onların bundan sonra örselenmelerini engelleyecek bir destek alabiliyor mu? Ya şoförün çocukları? Onlar için koruyucu bir müdahale yapılıyor mu?

Bunca vahim olay oluyor ve görülüyor ki, Okul Servis Araçları Hizmet Yönetmeliği'nin öngördüğü cinsel istismar suçundan hüküm giymemiş olma şartı yeterli olmuyor.  Her vesile ile dile getiriliyor: Her ehliyeti olan çocukların emanet edildikleri okul servislerinde şöförlük yapamamalı diye. Servis şoförleri için ne zaman işe kabul için bir standart getirilecek?

27 Nisan 2012

Semanur aile vahşeti kurbanı!

Antalya'da Mehmet Ç., 2 yaşındaki kızı Semanur’u "ranzadan düştü" diyerek hastaneye getirdi. Doktorlar yaptıkları muayenede şok oldu. Çünkü küçük kızın kafatasında çatlak, vücudunda ısırık izleri, kırıklar ve morluklar vardı. Feci şekilde dövüldüğü anlaşılan küçük kız, hemen ameliyata alındı. Ancak küçük bedeni yaşadıklarına dayanamadı.


 


Semanur’un babası ile annesinin ayrı olduğu, Serik’te tarlalarda işçilik yapan 26 yaşındaki babasının bir başka kadın ile birlikte yaşadığı bildirildi. Olaydan sonra babanın "Semanur aşırı yaramazlık yaptığında, zaman zaman dövdüğümüz oldu ama bu kez ranzadan düştü" dediği belirtildi.
İki yaşında bir çocuğun sağlık ekibi tarafından düzenli muayene ediliyor olması gerekir, öyleyse daha önceki dövme olayları nasıl fark edilmedi? Bu çocuğu takip eden bir sağlık kuruluşu var mı? Onlara sorulacak mı, nasıl fark edilmediği?
Bu olay üzerine Sağlık Bakanlığı'na 0-6 yaş grubundaki tüm çocukların düzenli muayenesinin yapılıp yapılmadığı sorulacak mı? Sağlık Bakanlığı'na bunu sorması gereken çocuğu korumaktan sorumlu bir birimimiz var mı? Kim kendisini bununla sorumlu kabul edecek? Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı mı, Başbakan mı, Meclis mi?
İhmalin neden olduğu kadar, çocuğa karşı şiddete etkili bir müdahalede bulunulmadığı düşüncesi de bu eylemlerin yaygınlaşmasına neden olmuyor mu?
Bu konuda daha pek çok soru sormak mümkün. Ama asıl önemlisi şu: Diğerleri gibi Semanur’u da unutup hayatımıza devam mı edeceğiz?  


26 Nisan 2012

İşte Türk ailesi: Okumuyor, televizyon izliyor, spor yapmıyor...

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nca 12 bin aile üzerinde yapılan "Türkiye’de Aile Yapısı Araştırması"nda çarpıcı sonuçlara ulaşıldı.




Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından yapılan araştırmanın sonuçlarından bazıları şöyle: Türkiye'deki evlerin %34,2'sinde internet var. Her gün internet kullanan erkek sayısı (%17,9), kadın sayısının (%9,6) yaklaşık iki katı. Aile üyelerinin birlikte yaptıkları faaliyetlere bakıldığında ise birinci sırada (%59,4) televizyon izlemek geliyor. Ankete katılan ailelerin %79,6'sı birlikte hiç tiyatro ve sinemaya, %63,3'ü de hiç tatile gitmediklerini belirtmiş. Katılımcıların %44'ünün ise hiç kitap okumadıkları belirlenmiş. 

Araştırmanın henüz özeti yayınlandığı için, ailedeki ilişki biçimini, aile içi şiddet kapsıyor mu, bilmiyoruz. Çocuk koruma bakımından çok önemli olan nosyonlardan biri "merak". Araştırma yaptırmak da bu nosyona sahip olunduğunu gösteren bir örnek. Ancak beraberinde "cesaret" de gerekiyor.

Şimdi biz bu tablonun bize söyledikleri ile ve sormadığımız için gizli kalanlarla yüzleşebilecek miyiz? Örneğin bu tabloda internet kullanımındaki fark, ailede cinsiyete dayalı ayrımcılığın devam ettiğini gösteriyor. Ailenin televizyon dışında ortak yaptıkları aktivitelerin ve bunlara ayrılan zamanın azlığının, çocuğun yeterli psiko-sosyal desteğe sahip olmaması anlamına geldiğini görebilecek miyiz?

Aslında işin kritik noktası burası. Bir politik tercih olduğu bildirilen, kadın, çocuk gibi bireyi değil, aileyi koruma önceliğinin ne anlama geldiğini şimdi konuşabilmeliyiz. Türkiye'de aile demek, bütün bu özellikleri taşıyan bir yapı demek ve bireylerin talep ettikleri haklar (şiddetten korunma, kararlara katılma gibi) bu yapının yarattığı sorunlara karşı korunmak için gerekli olan haklar. Şimdi bu tablo karşısında tercihimiz ne olacak? Hala Türk aile yapısını korumak gibi bir hedef koyabiliyor muyuz? Yoksa, bireyi destekleyen ve bireyin hak ve özgürlüklerine saygılı bir aile yapısı oluşturmanın mümkün olup olmadığını mı araştıracağız? Ya da???

25 Nisan 2012

Çocuğunun gözü önünde karısını bıçakladı!

Samsun'da bir kişi, evi terk eden karısını buluştuğu kafeteryada 4 yaşındaki çocuklarının gözleri önünde 8 yerinde bıçaklayarak ağır yaraladı.



 
Aşağıdaki üç olay aynı gün ve çocukların gözü önünde yaşandı:

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı ise yetkililere şöyle seslendi: "Her yetkiyi verdik, koruyun artık kadınları." Pekiyi de bu yetkililer arasında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı'nın kendisi de yok mu? Sadece adli hizmetler ile korunabilir mi kadınlar?

Koruma talep eden kadına, her kadına koruma verilemeyeceğini söyleyen savcıların ülkesinde kadına veya çocuğa şiddet uygulayanlara karşı toleransı yüksek tutumla sadece yetki vererek başa çıkılabilir mi?

Bu şiddete tanıklık eden çocukları koruma üzere sunulan olanaklar nelerdir? Örneğin, annesi gözü önünde babası tarafından bıçaklanan çocuk ile bu baba arasındaki velayet ve kişisel ilişki nasıl düzenlenecek? Bu düzenlemenin, bu eylem ile orantılı bir bağı olacak mı? Bu konuları araştıran var mı?

24 Nisan 2012

Çocuk işçiliğinde korkunç tablo!

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda çocuk işçiliğinin Türkiye’de ulaştığı tabloyu araştıran DİSK-AR çarpıcı verileri ortaya çıkardı.




DİSK-AR tarafından yapılan araştırmaya göre, Türkiye'de 5-17 yaş arası toplam çalışan çocukların oranı %49'a ulaşmış. Aynı zamanda çocuk emeğinin ev içine kaydığı, çalışma yaşamında ise tarımdaki çözülmeye bağlı olarak sanayi ve ticaret alanlarına yöneldiği bildirildi. Örneğin, çocuk istihdamında sanayinin payı 1994'te %16 iken, 2006 yılında %28'e yükselmiş.

50 bin işyeri ve 14 sanayi sitesi barındıran Ümraniye ilçesinde belediyenin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı işbirliğinde yürüttüğü "Çalıştırmayalım, Okutalım Projesi", yerel yönetimlerin çocuk ihmal ve istismarının önlenmesi alanında sorumluluk almasının güzel bir örneğini oluşturuyor.

Çocuk işçiliği ile mücadelede, çocuk çalıştırmanın sakıncaları konusunda duyarlılık yaratmak elbette çok önemli. Ancak, bu alanda elden gelen herşeyin yapıldığından emin olmak için; asgari gelir, yeterli barınma olanağı gibi yaşam standartlarına ilişkin ihtiyaçların giderilmesi, yani yoksulluk ve yoksunluk ile ilgili politikalar hakkında bilgi sahibi olmamız gerekmiyor mu? Bir yandan da çalıştırılmayan çocuğun okula gönderilmesini, eğitim ve oyun hakkını kullanmasını nasıl güvence altına alacağımızı da planlamamız gerekmiyor mu?

23 Nisan 2012

2 kez evlenen 26 yaşındaki 7 çocuk annesinin pişmanlığı...


Zonguldak'ta oturan 26 yaşındaki Fatma Nalbant, 12 yılda iki evlilik yaparken, 7 çocuk dünyaya getirdi. Şimdi zor şartlarda yaşayan Nalbant, yaptığı hatalardan dolayı pişman.




Zonguldak’ta yaşayan 26 yaşındaki Fatma Nalbant’ın öyküsünün her bir aşaması bir başka hak ihlali oluşturuyor ve bir bütün olarak bakıldığında Türkiye’de çocuk haklarının durumunu özetliyor.

Fatma Nalbant, 6 çocuklu bir ailede dünyaya gelmiş. Babası 4 erkek kardeşi okuturken, 2 kız kardeşi okula göndermemiş. Küçük yaştan itibaren bağda, bahçede çalıştırılmış. Ailesinin kendisini halasının oğlu ile evlendirmek istemesi üzerine 14 yaşında komşularının oğluna kaçmış. Kızın yaşının küçük olması nedeniyle nikahsız yaşayan çiftin 4 çocukları olmuş. Kocasının 2005’te çalıştığı kaçak kömür ocağında meydana gelen göçük altında kalarak ölmesinin ardından 4 çocuğu ile babasının evine dönmüş. Ailesinin çocuklarını istememesi üzerine ikinci evliliğini yapmış ve bu evlilikten de 3 çocuk dünyaya getirmiş. Eşinin gözlerinde %61 görme kaybı var ve bu nedenle 3 ayda bir 680 TL engelli maaşı alıyor ve ayakkabı boyacılığı yapıyor. Ayrıca ilk eşinden 18 yaşında bir erkek çocuğu var. 
Bir hayırseverin kendilerine verdiği, duvarları çatlak, her an çökme tehlikesi bulunan 2 odalı, eşyasız bir evde oturuyorlar ve çok zor koşullarda yaşıyorlar.

Bir de buna gazetecinin bakış açısını ekleyelim. Gazeteci diyor ki, bu kadın “pişman”. Bu öyküde sadece erken evlenmek, kontrolsüz hamilelik ile çocuk doğurmak gibi hatalar yapan genç bir kadının durumu mu anlatılıyor? Bir çocuk okula gönderilmezken, bağda bahçede çalıştırılırken, erken yaşta evlendirilirken, arkası arkasına çocuk doğururken, bunu fark etmesi ve engellemesi gereken bir Devlet kurumu, bir kamu görevlisi olması gerekmiyor muydu?

Bu öykünün başlangıcı çok eski değil, sadece 12 yıl. Türkiye B.M. Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi'ni 1990 yılında imzaladı; Fatma Nalbant yaklaşık olarak 4 yaşında iken. Bu Sözleşme ile Devlet ona; okula gönderilmesini güvence altına aldığını, çalıştırılmaktan ve erken evlendirilmekten korunacağını, anne-babasının destekleneceğini taahhüt etti.  Ama bu taahhütler yerine getirilmedi. Pekiyi ya, şu anda en büyüğü 10 yaşında olan 7 çocuğa karşı, anne-babasının onları yetiştirmek için Devletten destek görme hakkı kapsamında yapılması gerekenler yapılıyor mu? Yapılmak bir yana, her çocuğun sağlıklı bir konuta, asgari bir gelire, yeterli besine ve giysiye sahip olma hakkı, bunun için ailesinin Devletten destek görme hakkı tanınıyor mu?

23 Nisan günü çocukları maskot olarak kullanacak biçimde hatırladığımız, çocukların ihtiyaçlarını, haklarını ve onlara karşı yükümlüklerimizi unuttuğumuz sürece, Dünyada çocuklarına bayram hediye eden tek millet olmak, ilk kez 14 yaşında anne olmuş bir kadın ve onun 7 çocuğu için ne ifade ediyor?


22 Nisan 2012

'4x4'lük başarısızlık

YGS'de 40 Türkçe sorusunun 4'üne bile doğru yanıt veremeyenlerin oranı yüzde 100 artı. Sıfır puan alanların sayısı katlanarak 50 bine ulaştı.




Üniversiteye girişte ilk aşama olan Yükseköğretime Giriş Sınavı'nın (YGS) 2012 yılı sonuçlarına göre başarısızlık patlaması yaşanmış. Sıfır puan alan adayların sayısı 2010'a göre %258 artmış. 50 bin 805 adayın puanı, puanları 0.5'ten küçük olduğu için hesaplamaya dahi alınmamış. Türkçe, sosyal bilimler, temel matematik ve fen bilimleri testlerinin her birinden 40'a sorunun yöneltildiği adaylardan 4'ün altında doğru yanıt veren aday sayısı geçen yıla göre Türkçe'de %106, sosyal bilimlerde %28, temel matematikte %24, fem bilimlerinde ise %11 artmış. Testlerdeki puan ortalamaları da düşmüş. 

Bu tür haberler her yıl sınav sonrasında yayınlanıyor, sonra unutuluyor. Milyonlarca genci ilgilendiren bu önemli sonucun bize anlattıklarını bu yıl anlayabilecek ve gelecek yıl bu sonucu değiştirecek bir girişimde bulunacak mıyız?

Başarısızlık sadece üniversite sınavında değil, OECD tarafından 3 yılda bir düzenlenen Uluslararası Öğrenci Başarısını Değerlendirme Programı (PISA) kapsamında yapılan değerlendirmede de Türkiye 34 OECD ülkesi arasında 32. sırada yer alıyor. ERG, 2010 yılı raporunda Türkiye’nin eğitimdeki en önemli sorununun “öğrenme sorunu” olduğunu dile getirmiş.

Şunu biliyoruz ki, hükümetin bu soruna yönelik en önemli projesi ise henüz etki değerlendirmesi bulunmayan, öğrencilere tablet bilgisayar verilmesi ve sınıflara akıllı tahtalar konulmasını öngören Fatih Projesi. Eğitime ayrılan payın da 2012 yılı için tahminen milli gelirin (GSYH) %2.75'ine denk geldiğini biliyoruz. Bir yandan da eğitim sisteminde büyük değişikliklere gidiliyor ve nüfus artışı destekleniyor.

Eğitimde "öğrenme sorunu"nun daha ciddiye alınmasının zamanı geldi de geçmiyor mu artık?

21 Nisan 2012

Türkiye böyle aile görmedi!

Tokat Zile’de inanılmaz bir olay yaşandı. Skandalı, bir öğretmenin dikkati ortaya çıkardı.




Derse giren 16 yaşındaki kız öğrencisinin vücudunda darp izleri gören öğretmen, çocukla görüşünce babasının ve annesinin, kendisine fiziksel ve cinsel istismarda bulunduğunu ve bunu CD’ye kaydettiğini öğrendi. Durum polise bildirilince anne ve baba tutuklandı; ailenin biri 19, diğeri 16 yaşında olan iki kız ve 8 yaşındaki erkek çocukları kurum bakımına alındı. Astsubay olan babanın, psikolojik tedavi gördüğü bildirildi.
Bir gün öğretmenin cinsel istismarını duyuyoruz, bir başka gün bir polis memurunun; mağdur bir gün 14 yaşındaki öğrenci , diğerinde 17 aylık bebek; bir gün oğlunun kızına yönelik cinsel istismarını saklayan bir baba, öbür gün anne babanın birlikte iki kız çocuğuna işkenceye varan davranışlar ile birleşen cinsel istismarı haberi çıkıyor karşımıza. Bu sorun ile mücadeleyi sadece şüphelilerin cezalandırılması ve daha fazla cezalandırılması ile sınırlı gördükçe, bunun aslında toplumsal bir sorun olduğunu görmedikçe, karşımıza daha ağır bir örnek çıkıyor. Nereye kadar bu devekuşu politikasını sürdüreceğiz, daha ne kadar bu duruma katlanabileceğiz, ne kadar daha vahimini bile unutabileceğiz?

20 Nisan 2012

Öğretmen, 14 yaşındaki kız öğrenciyi 3 ay sonra yine kaçırdı!

Sakarya'da 3 ay önce, 14 yaşındaki kız öğrenciyi kaçıran, serbest bırakılınca başka yere atanan İlköğretim Okulu öğretmeni, 3 ay sonra kız çocuğunu tekrar kaçırdı.




Adapazarı’nda bir lisede öğrenim gören bir kız çocuğu öğretmeni tarafından kaçırılmış. Ailenin şikayeti üzerine gözaltına alınan öğretmen, kızın ‘kendi isteğimle kaçtım’ demesi üzerine serbest bırakılmış. Bu olay üzerine kız çocuğu ailesi tarafından “okuldan alınmış”. Öğretmen ise Milli Eğitim Bakanlığı tarafından il dışında bir başka okula tayin edilmiş; serbest bırakıldıktan 3 ay sonra da kız çocuğunu tekrar kaçırmış.

İşte ülkemizdeki çocuğu istismardan koruma yaklaşımına bir örnek: Bir kız öğrencisini kaçırabilen bir öğretmene verebildiği disiplin cezası bir başka okula tayinden ibaret olan, buna karşın kaçırılan kız öğrencinin okuldan alınmasına engel olamayan bir Bakanlık; öğretmeni tarafından kaçırılan kız çocuğunun öyküsünü “öğretmeni ile kaçtı” şeklinde haberleştirebilen bir gazeteci; 14 yaşında bir kız öğrencinin öğretmeni tarafından kaçırılmasında “rıza” bulunabileceğini düşünen adalet çalışanları. Bütün bu olanları daha ne kadar münferit vaka olarak göreceğiz ve çocuk istismarında bulunan öğretmenlerin okulunu değiştirmek ile sınırlı müdahaleler ile idare etmeye devam edeceğiz? Her an bir başka okuldanbenzer haberler geliyor. Bu durumda öğretmenlerin çocuk istismarı konusundaki bilgi ve tutumları ile ilgili Bakanlığın daha ciddi çalışmalar yürütmesi gerekmiyor mu? Bu örnek gösteriyor ki, bu sorun sadece Milli Eğitim Bakanlığı'nın inisiyatifinde de olamaz; öyleyse, çocuğun korunmasından sorumlu bir kurumun bulunması ve örneğin bu uygulamayı yapan Milli Eğitim Bakanlığı'na hesap sorması gerekmiyor mu?

19 Nisan 2012

Başbakan Erdoğan'dan Finlandiya Başbakanı'na 3 Çocuk Tavsiyesi

Finlandiya Başbakanı Jyrki Katainen, çeşitli temaslarda bulunmak üzere Türkiye'ye geldi. Başbakanlıkta yapılan ikili görüşmelerin ardından iki ülke Başbakanı ortak basın toplantısı düzenledi.




Basın toplantısında aile başına düşen çocuk sayısı 1,8 olan Finlandiya'nın Başbakanı, ülkesinde uygulanacak ekonomik tedbirlerle ilgili soruyu yanıtlarken, Başbakan Erdoğan araya girerek Türkiye'de her fırsatta yaptığı "3 çocuk" çağrısını Finlandiya için de önermiş.

Türkiye'de her fırsatta dile getirilen bu öneri üzerinde düşünmek gerekir. Her çocuk sadece anne-babası için değil, Devlet için de bazı yükümlülükler ile birlikte doğuyor: Yeterli sağlık hizmeti, anne-babaya psiko-sosyal ve ekonomik destek, yeterli yaşam standardı (konut, giysi, vb.), oyun alanı, eğitim hizmetleri vb. Bu liste bir insanın hayatını insanca sürdürmesi için gerekli her şeyin katılması gereken bir liste. Bir de özel durumda olan, yani özel ihtiyaçlara sahip olan çocukların (bazı hastalıkları olan çocuklar, engelliler, mülteci ve sığınmacılar vb.) ihtiyaçlarını eklemek gerekir bu listeye. Dolayısıyla nasıl en az 3 çocuk isteyen bir aile reisinin "ben bu çocukların karnını nasıl doyuracağım, eğitim, sağlık giderlerini nasıl karşılayacağım" diye düşünmesi gerekiyorsa; her vatandaşından en az 3 çocuk isteyen bir başbakanın da bu hizmetleri nasıl sağlayacağını hesaplaması gerekir.  

Acaba hükümetin 3 çocuk hesabı ile çoğalmayı dikkate alan bir planı var mı? Halihazırda mevcut çocuklarımız için sağlık, eğitim, oyun alanı, aile destek programları gibi pek çok hizmette açıklarımız bulunduğunu da dikkate alırsak, bu açığın nasıl kapatılacağına dair bir plan yapmadan çoğalmayı öngörmek, yetersiz beslenme, yetersiz sağlık bakımı ve yetersiz eğitim riski ile çocuk dünyaya getirmek ve dolayısıyla çocukları ihmal etmek anlamına gelmez mi?

Bir de ülkedeki fiziksel ve cinsel istismara maruz kalan, erken yaşta evlendirilen veya suça sürüklenen çocukların durumu düşünülürse, bu ihmalin maliyeti daha da iyi anlaşılır.

Özellikle Başbakan'ın çamaşır makinesinden sonra çocuk büyütmenin kolaylaştığını söylemesi üzerine bu sorular daha da fazla önem kazanıyor. Başbakan çocuk büyütmeyi karnı tok, sırtı pek olmaktan ibaret görüyor ve o nedenle çoğalmayı öneriyor olabilir mi?

18 Nisan 2012

Saldırıya uğrayan doktor kurtarılamadı!

Gaziantep'te kalp damar cerrahisi uzmanı Dr. Ersin Arslan, 17 yaşındaki hasta yakını tarafından bıçaklanarak öldürüldü.




Gaziantep’te hasta yakını 17 yaşında bir çocuk, Avukat Cengiz Gökçek Devlet Hastanesi’nde görevli 30 yaşındaki Dr. Ersin Arslan’ı bıçakla göğsünden ve karnından yaralayarak ölümüne sebebiyet verdi. Olayın nedeninin çocuğun 10 gün önce hastanede tedavi gören 80 yaşındaki dedesinin vefat etmesi olduğu söyleniyor. Gaziantep Valisi Erdal Ata, Dr. Ersin Arslan’ın hasta yakını tarafından bıçaklanması olayını cehalet olarak değerlendirdi ve “temennimiz bu tür olayların bir daha ne ilimizde, ne de ülkemizde yaşanmaması” dedi. Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan basın açıklamasında ise "Sağlık alanında şiddetin dilinin hakim olmasına müsaade etmemeye kararlıyız... toplum içinde şiddeti alışkanlık haline getirmiş hastalıklı kişilikler her yerde karşımıza çıkmaktadır. Biz bu hastalıklı kişilikleri, tüm toplum kesimlerinin birlik içinde ortaya koyacağı mücadele ile toplumdan ayıklayacağız. Şiddetin sağlık kurumlarında asgariye indirilmesi için aldığımız hukuki, idari ve yapısal tedbirleri geliştirmeye devam edeceğiz.” denildi.

Sağlık Bakanlığı'nın ne yapmak istediği anlaşılamıyor. Bakanlık şiddeti, “hastalıklı kişiliklerin” yarattığı bir sorun olarak görüyor ise nasıl oluyor da hedefini şiddetin “sağlık kurumlarında” asgariye indirilmesi için alınacak hukuki, idari ve yapısal tedbirler ile sınırlayabiliyor? Sağlık Bakanlığı sorunu tarif ederken “şiddeti alışkanlık haline getirmiş hastalıklı kişilik” gibi klişe bir ifadeyi nasıl kullanır? Teşhisi doğru kabul ettiğimiz takdirde, bu kişileri tecrit etmek gibi bir öneri nasıl olur da Sağlık Bakanlığı tarafından yapılır? Sağaltıcı ruh sağlığı hizmetlerini sağlamak bu Bakanlığın sorumluluğu değil mi? Bakanlık, ergenlere ruh sağlığı hizmetlerini tüm nüfusu ve onun ihtiyacını karşılayacak biçimde verdiğini ileri sürebilir mi? Öte yandan Sağlık Bakanlığı bu kişileri tecrit ile ilgilenirse, bu çocuğu bu davranışa iten koşullar ile kim ilgilenecek? Toplum genelinde istenildiği gibi karar vermeyen hakime, tedavide hata yaptığı düşünülen doktora yönelen öfkenin biçimi ile mücadele etmek örneğin kimin işi olacak? Çocukların yanında acılarını öfke biçiminde ve kontrolsüzce ifade eden yetişkinlerden oluşan toplumun sağlığı ile ilgilenmek kimin sorumluluğu?

17 Nisan 2012

Çocuk Vakfı'nın Deprem Raporu

Çocuk Vakfı tarafından hazırlanan "Van Depremi Sosyo-Ekonomik ve Psikolojik Durum Tespiti Araştırması" raporuna göre, anket yapılan 1505 depremzedenin yüzde 56.8’i psikolojik sorun yaşıyor, yüzde 73.1’inin en önemli ihtiyacı gıda, yüzde 28.9’u dağıtım organizasyonunun yetersiz olduğu görüşünde, yüzde 80.9’unun ise kısa vadeli beklentisi barınma.


 


Çocuk Vakfı tarafından Yüzüncü Yıl Üniversitesi işbirliğiyle yapılan araştırma kapsamındaki kişilerin yüzde 30'unun çocuklardan oluştuğu kaydedildi. Van'da  birçok çocuk yetersiz gıda ile her tür tehlikeye açık barınma ortamlarında sağlıklı gelişimleri için çok önemli olan uygun psiko-sosyal destekten yoksun yaşıyorlar. 

Van depreminden sonra çok büyük yardım sözleri verildi, yardım kampanyaları yapıldı ve hala da yapılıyor. Buna rağmen hala herkese güvenli bir konut, yeterli gıda ve psiko-sosyal destek sağlanamamış durumda. Bu hizmetleri yerine getirmek üzere ödenen vergilerin yol yapımında kullanılması nedeniyle Devletin zamanında karşılayamadığı bu ihtiyaçlar için toplanan yardımlar ve onların kullanılması ile ilgili sürecin daha şeffaf olması gerekmiyor mu? Depremin üzerinden yaklaşık 5 ay geçtiğine ve artık acil durum olmadığına göre, vatandaşın da bu şeffaflığı talep etmesi gerekmiyor mu?

16 Nisan 2012

Bağımlılar ve Akıl Hastaları Kayıt Altında

Sağlık Bakanlığı'nın­ alkol, uyuşturucu tedavisi görenlerle akıl hastalarının isim ve adreslerini toplamaya başlaması tartışma yarattı.




Türkiye genelindeki bazı il sağlık müdürlüklerinden psikiyatri kliniklerine giden yazıda, tedavi gören 'uyuşturucu, uyarıcı veya uçucu maddeler ile alkol bağımlılığı bulunan kişiler' ve 'akıl hastaları'nın adı, soyadı, ikamet adresi ve irtibat telefonu istenmiş. "Bölge Sorumluluk Rehberi" kapsamında yapıldığı belirtilen uygulamada bilgiler Toplum Sağlığı Merkezi'ne bildirilecekmiş.

Uygulamanın 663 sayılı kanun hükmünde kararnamenin 47. maddesi ile Sağlık Bakanlığı'na verilen "bütün kamu ve özel sağlık kurum ve kuruluşlarından; sağlık hizmeti alanların aldıkları sağılık hizmetinin gereği olarak ilgili sağlık urum ve kuruluşuna vermek zorunda oldukları kişisel bilgileri ve bu kimselere verilen hizmete ilişkin bilgileri her türü vasıtayla toplama, işleme ve paylaşma" yetkisine dayandığı belirtiliyor. Ancak Türkiye Psikiyatri Derneği (TPD), bu uygulamanın Anayasa'nın 20. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 8. maddesi ile düzenlenen özel hayatın gizliliği ilkesine aykırı olduğunu ve hastaların tedavi kurumuna başvurmasını engelleyeceğini ileri sürüyor.

Halihazırda bu alanda zaten büyük bir kaygı var. Kişisel veri kapsamında her tür sağlık hizmeti ile ilgili kayıt Sağlık Bakanlığı tarafından toplanıyor. Eczaneler gibi sağlık sistemi içerisindeki pek çok bilgisayardan da bu verilere erişilebildiği iddia ediliyor. Şimdi bir de üzerine akıl sağlığı ve madde bağımlılığı tedavisi görenlerin kaydı eklendi; Bakanlık bu verileri ilgili kuruluşlar ile de paylaşma yetkisine sahip olduğu için, kaygı büyüyor.

Türk Psikiyatri Derneği’nin tespitlerine bir de Çocuk Haklarına Dair Sözleşme'nin 16. maddesini eklemek gerekir. Birçok çocuk okullardaki yanlış değerlendirmeler ile ruh sağlığı tedavisine yönlendiriliyor, bir kısmının gerçekten ihtiyacı var ve gidiyor, bir kısmı ise adli makamlar tarafından gönderiliyor. Bütün bunlar ile ilgili veriler kolluk, eğitim kuruluşları ya da sosyal hizmet kuruluşları ile paylaşılacak mı? Paylaşılacak ise, hangi esaslar çerçevesinde? Kötüye kullanımı nasıl engellenecek? Devletin, vatandaşların özel hayatın gizliliğine saygı gösterilmesi hakkını dikkate alarak, bütün bunları düzenleyip, vatandaşı da ayrıntılı biçimde bilgilendirdikten sonra kurumlara talimat göndermesi gerekmez mi?

15 Nisan 2012

İlköğretim okulunda skandal iddia!

Konya'daki Vali İhsan Dede İlköğretim Okulu’nda, 7’nci sınıf öğrencilerinin okulun 2’nci katındaki pencerenin pervazına çıkarak camları sildikleri iddia edildi. Düşme tehlikesine rağmen öğrencilerin camları sildiğini öne süren çevredeki bazı kişiler, o anı cep telefonunun kamerasıyla görüntüledi. Milli Eğitim Müdürlüğü olay incelemeye aldı.




Okul yöneticileri, okulda hizmetli olmadığını, bu nedenle çocuklara etrafı temiz tutmalarını söylediklerini, ancak cam silmeyi talep etmediklerini; çocukların dersleri boş olduğu sırada okul yöneticilerinin haberi olmadan camları sildiklerini söyledi.

7. sınıf öğrencilerinin kendi kendilerine cam silmeye karar vermeleri hiç inandırıcı değil, ama varsayalım ki okul yöneticilerinin söyledikleri doğru. Bu, durumu daha az vahim yapabilir mi? Bu, aşağıdaki sorulara cevap olur mu?
     
  • Eğer bir okulda hademe yok ise, okulun temizliği nasıl yapılır? Çocuklar ancak kendi kullandıkları alanı temiz kullanmaktan sorumlu olabilirler; bu durumda genel alanların temizliği nasıl yapılır?
  •  
  • Bir okulda boş derste çocukları cama çıktıklarını etraftan insanlar görüp kaygılanırken, okul idaresinin haberinin olmaması hem güvenlik, hem de eğitim zafiyeti değil midir?
  •  
  • Çocukların dersleri boş ise, öğretmen derse gelmemiş demektir; ancak bu saatte çocukların ne yaptığı ile ilgilenen bir kişinin olmaması düşünülebilir mi?
  •  
  • Çocukların okulda geçirdikleri bu süre ne işe yarar?

14 Nisan 2012

İş sağlığı yasasıyla çocuk işçi arzı!

Esenyurt'ta beş yıldızlı AVM inşaatındaki çadırlarda 15 işçinin kavrulmasından sonra apar topar Meclis'e getirilen Yeni İş Sağlığı ve Güvencesi Yasa Tasarısı'yla 16 yaşından küçük çocukların 'ağır' ve 'tehlikeli' iş kollarında çalıştırabilmelerinin önü açılıyor.




Yeni İş Sağlığı ve Güvencesi Yasa Tasarısı'yla 16 yaşından küçük çocukların 'ağır' ve 'tehlikeli' iş kollarında çalıştırabilmelerinin önü açılıyor. Bir yandan da zorunlu eğitimi 12 yıla çıkaran 4+4+4 kesintili sistemin de çocuk işçiliğini teşvik edeceği ileri sürülüyor.  

Çocukların çalışma hayatına katılımı kadar, çalışma hayatının dışında tutulması da ekonomik ve siyasi tercihler ile çok ilgili bir durum. Çocuk işçiliği sayıları azalıyor olmakla birlikte hala önemli sayıda çocuk çalışıyor. Üstelik bu çalışmanın kendisi çocuğun güvenliği için tehlikeli olabildiği gibi, çocuklar çalışma ortamlarında istismara da maruz kalabiliyorlar.

Türkiye taraf olduğu sözleşmelerde çocuk çalıştırılması konusunda uluslararası standartlara uyacağını taahhüt ederken neden böyle bir strateji izliyor? Toplum, çocuk işçiliğinin ve hatta kötü koşullarda çalıştırmanın önünü açan bu düzenlemeler ile ilgili bu kadar kaygı duyarken, Devletin stratejisini topluma anlatması gerekmiyor mu?

13 Nisan 2012

"Anayasa'nın Odaklarından Biri Çocuk Olmalı"

Çok sayıda sivil toplum örgütünün, baroların, üniversitelerin, hatta aktivistlerin katkılarıyla yeni anayasada çocuk haklarının yer alış biçimiyle ilgili bir metin oluşturuldu. Pozitif ayrımcılık gibi çeşitli talepler içeren metinde Türkiye'nin taraf olduğu ve olmadığı düzenlemelerin dikkate alınması isteniyor.




Toplumun çeşitli kesimleri, çocuk haklarının Anayasa'da özel bir düzenleme ile yer almasını sağlamak için çalışma yürütüyor. Ancak bütün toplum Anayasa'da çocuk hakları ile ilgili bir düzenlemenin yer almasının öneminin farkında mı? Yer alacak bu düzenlemenin kapsamına ilişkin bir tercihe sahip mi? Bütün bunlar olmasa bile Anayasa'da çocuk haklarının yer almasını sağlamak için gösterilen çaba kuşkusuz ki çok önemli. Ancak acaba toplumda daha geniş kesimlerin bu konuya ilgisinin çekilmesi ve oylama sürecinde daha geniş kesimlerin desteğini almak için ne yapılabilir?

12 Nisan 2012

17'lik kızla evlilik vaadiyle ilişki kurdu!

Yetiştirme yurdunda kalan 17 yaşındaki S.K. ile cinsel ilişkiye giren 33 yaşındaki müdür yardımcısı için 3 yıl 6 ay hapis cezası istendi.




Yetiştirme yurdunda kalan 17 yaşındaki kızla cinsel ilişkiye giren 33 yaşındaki müdür tutuksuz yargılanıyor. Mesleği ile aldığı ceza ise Bursa'dan Kars'a gönderilmek.


Bu örnekler, Türkiye'de çocukların cinsel istismara karşı ne kadar korumasız olduğunu gösteren ve aslında toplum olarak utanmamızı ve dehşete düşmemizi gerektiren örnekler.

Nasıl oluyor da bir yurt müdürü, korumasına bırakılan çocuğu evlenebilecek bir eş veya cinsel ilişkiye girilebilecek bir partner olarak görebiliyor ve bu kişi bir başka kuruma ve yine çocuklarla birlikte çalışmaya gönderilebiliyor?

Nasıl oluyor da yasalar, koruma kurumunda görevli bir yetişkinin veya bir öğretmenin ya da bir kolluk görevlisinin, koruma veya eğitim amacıyla kendisine emanet edilmiş bir çocuğa yönelik cinsel eylemini çocuk istismarı olarak kabul etmiyor?

Nasıl oluyor da 15 yaşını doldurmuş bir çocuğun yaşıtı ile cinsel deneyimde bulunması ile, öğretmenin, kurum müdürünün veya babasının cinsel tacizine maruz kalması aynı şeymiş gibi görülebiliyor?

Nasıl oluyor da annesinin de dahil olduğu bir ekip tarafından cinsel istismara maruz bırakılan kız çocuğu, "rızam ile oldu, şikayetçi değilim" dedi diye korumasız bırakılıyor?

Nasıl oluyor da bir ülkenin yasa koyucusu 15 yaşını doldurmuş çocuklar için çocuğun cinsel istismarı sayılacak halleri ayırt etmeyi sağlayacak nitelikte bir düzenleme yapamıyor?

Bu nasıl bir bakış açısıdır ki; bir öğretmen, avukat, doktor veya psikolog için öğrencisi, hastası veya müvekkili ile ilişkiye girmek etik olarak kabul edilemez bir davranışken, çocuk söz konusu olduğunda mesleğine bakılmaksızın her yetişkin için dünyanın her yerinde kabul edilemez bir "ahlaka aykırılık" iken, bizde öğretmenler, savcılar, yargıçlar bile 17 yaşındaki çocuğun rızasından bahsedebiliyor?

Peki ya 17 yaşındaki çocuk yerine "17'lik" diye başlık atan gazetecinin dili, onda da yok mu aynı bakış açısı?

Aile içinde şiddete, çocuk gelinlere müsaade etmeyeceğiz diyen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı'na sormak istiyoruz: Gazetecisinden politikacısına, bürokratından yargıcına kadar herkeste var olan bu bakış açısı ile mücadele etmeden çocukları cinsel istismardan korumayı başarmak nasıl mümkün olacak?

11 Nisan 2012

Donma cezası!

AiHM, okul yolunda tipide donarak ölümde Türkiye’yi mahkum etti. 




İstanbul Ümraniye'deki Ayşe Çarmıklı İlköğretim Okulu'ndan 22 Ocak 2004'te karnesini alıp evine dönerken kar ve tipide donarak ölen 7 yaşındaki Atalay Kemaloğlu'nun ailesinin Milli Eğitim Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Yenidoğan Belediyesi hakkında İstanbul İdare Mahkemesi'ne açtıkları 324'er bin liralık tazminat davası, 20 bin lira dava harcını ödeyemedikleri gerekçesiyle ve fakirlik belgesi yeterli görülmediğinden düşmüştü.

AİHM, Türkiye'nin "ölümle ilgili ihmali bulunanları cezalandırmadığı ve yine duruşmalarda mağdur aileye yardım yapmadığı" gerekçesiyle "Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin yaşam hakkıyla ilgili 2'inci ve adil yargılanmayla ilgili 6'ıncı maddelerini ihlal ettiğine" hükmetti. Karar gereği Türkiye, Kemaloğlu çiftine mahkeme masrafları da dahil olmak üzere toplam 54 bin 500 Euro tazminat ödeyecek.

Bu karar esas olarak adli yardım sisteminin eksikliğine ilişkin tespit bakımından önemli. Fakirlik belgesine bağlı adli yardım, adil yargılanma hakkının ihlalidir diyen bu karar Türkiye'de adli yardım sisteminin tartışılmasını sağlayacak mı?

Hükümetin tazminatı ödemekle yetinmemesi, adli yardım sistemini daha çok kişinin yararlanmasını sağlayacak biçimde gözden geçirmesini sağlamak için bu kararın daha çok duyurulması ve konuşulmasını Barolar dahil hukuk kuruluşları sağlayabilecek mi?

10 Nisan 2012

Sokak Çocukları İçin Komisyon Önerisi

CHP, sokak çocukları ile ilgili gerçek tabloyu ortaya koyabilmek ve bu sorunun önüne geçebilmek için Meclis'te araştırma komisyonu kurulmasını önerdi.





CHP Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka ve arkadaşları tarafından TBMM Başkanlığı'na verilen araştırma önergesinde, sokak çocuklarına ilişkin durumun ve tablonun gerçek boyutlarıyla saptanması, bu çocukları topluma kazandırmak için alınacak önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılması istendi.

Meclisin bugüne kadar çocukları ilgilendiren konularda araştırma komisyonları kurması hep büyük bir ilgiyle karşılandı ve desteklendi. Bunlardan biri de şu anda önerilen konuya ilişkindi. 2005 yılında "Çocukları Sokağa Düşüren Nedenlerle Sokak Çocuklarının Sorunlarının Araştırılarak Alınması Gereken Tedbirlerin Belirlenmesi Amacıyla Meclis Araştırması Komisyonu" kuruldu ve bir rapor hazırlandı.

Son altı yıl içinde kurulan ve raporunu tamamlamış olan konu ile ilgili 3 komisyon daha vardı: Kayıp Çocuklar Başta Olmak Üzere Çocukların Mağdur Olduğu Sorunların Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu, Çocuklarda ve Gençlerde Artan Şiddet Eğilimi ile Okullarda Meydana Gelen Olayların Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu, Töre ve Namus Cinayetleri ile Kadınlara ve Çocuklara Yönelik Şiddetin Sebeplerinin Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu.

Bunca araştırma ve rapora rağmen ülkede çocukların sokakta yaşamaları dahil olmak üzere maruz kaldıkları ihmal ve istismarlar devam ettiğine göre, yeni bir komisyon kurmadan önce bu komisyonların ve dolayısıyla da Meclisin hazırladığı önerilerin yürütme ve daha da önemlisi yasama üzerindeki etkisini araştırmak gerekmez mi?

Hala neyin araştırılmasına ihtiyaç duyulduğu da bir başka soru. Çocukların neden sokakta yaşadıklarını mı, yoksa bu tehlikeyi önlemek için alınması gereken tedbirleri mi araştıracağız? Bunların her ikisi için de yeterince çalışma varken hala araştırma komisyonu kurulması isteniyor ise, bu komisyonun araştıracağı konu ne olacak?

Araştırmaya gerçekten ihtiyaç olan bir konu var aslında: 25 milyon çocuk nüfusu olan bir ülkede iktidarından muhalefetine, merkezi yönetiminden yerel yönetimine hiç kimsenin elinde bütünlüklü bir çocuk koruma politikasının bulunmamasının nedenleri nelerdir?

Eğer amaç soruna çözüm bulmak ise, milletvekilleri veya siyasi partiler ya da bu sorunu çözmekle yükümlü kamu kurumları mevcut çalışmalardan hareketle bir eylem planı hazırlayabilirler. Kurulacak komisyon da bu eylem planının hayata geçirilmesi için TBMM'nin yapması gerekenleri belirler ve Meclis bu plan üzerinden harekete geçip çözümde aktif bir rol alır. Ve örneğin bir "Çocuk Haklarını İzleme Komisyonu" kurar, tıpkı "Kadın Erken Fırsat Eşitliği Komisyonu" gibi. Bu daha gerçekçi bir yaklaşım olmaz mı?

9 Nisan 2012

Bakıcının eşi Ece'yi boğdu!

İlköğretim öğrencisi 7 yaşındaki Ece, bakıcı kadının psikolojik rahatsızlığı bulunan kocası tarafından yastıkla boğularak öldürüldü.




İzmir'de yaşayan bir anne-baba kendileri işte iken ilköğretim 1. sınıf öğrencisi kızlarına bakması için yan apartmanda oturan emekli öğretmeni bakıcı olarak tutmuş. Bakıcının psikolojik sorunlarından dolayı ilaç kullandığı söylenen eşinin çocuğu uyuduğu sırada boğarak öldürdüğü iddia ediliyor.

Çocuk bakımı ilgi, beceri ve sorumluluk isteyen bir iş olduğuna göre, bu işi yapacak kişilerin bir standardı olması ve bu standarda uygunluğun Devlet tarafından kontrol ediliyor olması gerekmez mi?

Çocuk bakımının hem aileler, hem bakıcılar, hem de Devlet tarafından el altından yapılabilecek bir iş olarak görülüyor olması, çocuğun her türlü ihmal  ve istismardan korunma hakkı konusunda önemli bir eksikliğe işaret ediyor. Bu tutumu değiştirmek için çocuk bakımı işinin ciddiyetini ve önemini topluma anlatacak bir çalışma ne zaman, nasıl ve kim tarafından başlatılacak?

8 Nisan 2012

İşkenceden kaçtı, polise sığındı!

Adana’da gece 02.00’de ağlayarak polise sığınan Aliş’in işkenceye uğradığı ortaya çıktı. Kemerle dövülen, sigara söndürülen çocuk tedavi altına alındı.




Adana'nın Ceyhan ilçesinde önceki gece ağlayarak polis merkezine gelen 6 yaşındaki erkek çocuğunun fiziksel istismara maruz kaldığı anlaşıldı. Yardım istediği polis memurları tarafından doktora götürülen çocuğun vücudunda morluklar, sigara yanıkları ve kesikler bulunduğu tespit edildi. Aliş daha sonra Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü'ne bağlı bir kuruluşta koruma altına alındı.

6 yaşında bir çocuğun bu kadar ağır istismara uğraması ve kendisi bir polis merkezine başvuruncaya kadar maruz kaldığı tehlikeyi fark edecek ve ona yardım edecek kimsenin bulunmaması tüm toplumun ve çocuğun korunmasından sorumlu herkesin hicap duyması gereken bir durum değil mi?

Hal böyle iken, bu kadar ağır bir istismar sonrasında kendisinin polise ulaşıp yardım istemesi üzerine koruma altına alınan çocukla ilgili haberi “Başbakan sahip çıktı” şeklinde vermek, çocuk koruma konusunda toplumsal bilincin eksikliğinin bir göstergesi değil mi?

Şanslı bir Başbakanımız var; başka bir ülkede bu çocuğun bu ana kadar fark edilmemiş olması ve 6 yaşında bir çocuğun polisten yardım isteyecek kadar çaresiz kalması ciddi bir eleştiri konusu olabilecekken, bu ülkenin gazetecileri için işkenceye maruz kalan çocuğun kurum bakımına alınması büyük bir ihsan olarak görülüyor. Aynı şans Bakanımız için de geçerli; sanki bütün çocuklar Devletin sorumluluğunda değilmiş gibi, kurum bakımındaki çocuk için “o, artık bizim çocuğumuz” demesi, bir sorumluluk örneği gibi algılanıyor. Bu işte bir tuhaflık yok mu?



7 Nisan 2012

"Bizim çocukluğumuz çok daha neşeli geçti"

Başbakan, “Biz çocukken, oyuncaklarımız nelerdi? Bez parçalarından yaptığımız futbol topuydu. Uçurtma uçurmak en büyük eğlencemizdi. Yoksulluğa rağmen çocukluğumuz, bugünün çocuklarına göre daha neşeli geçti” dedi.




Başbakan,  “Biz,değişimin bir gereği olarak, en ileri teknolojiyi çocuklarımıza sunmak, bunun alt yapısını onlara sağlamak zorundayız. Ancak aynı zamanda, çocuklarımızın kendilerine, ailelerine, çevrelerine yabancılaşmalarını engellemek, teknolojinin esiri olmalarını da önlemek zorundayız.” demiş.

  • Bugün kaç çocuk uçurtma uçurmak, çember çevirmek veya kaykay kullanmak için uygun alana sahip?
  • Kentler planlanırken, çocukların bu ihtiyaçlarını dikkate alan bir planlama yapılıyor mu?
  • Oyun çocukların en önemli hakkı, acaba belediyeler Başbakan’ın bu açıklamasından etkilenerek, oyun alanları açmayı önceliklerine alırlar mı? Ama öyle, hiç bir cazibesi ve güvenliği olmayan alanlarda bir kaç salıncak olan bir oyun parkı değil; o bölgede yaşayan çocukların yaş gruplarına, güvenlik ve oyun ihtiyaçlarına uygun alternatifler sunan oyun ve oyuncak olanağı sunan hizmetlerden bahsedebilir miyiz?

6 Nisan 2012

Denetimli Serbestlik Yasası Kabul Edildi

Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Denetimli Serbestlik ve Yardım Merkezleri ile Koruma Kurulları Kanunu'nda değişiklik yapan yasa tasarısı, TBMM Genel Kurulu'nda kabul edilerek yasalaştı.



Yasanın çocuklar lehine getirdiği iki önemli değişiklik var:

(1) Çocuk eğitimevinde toplam cezasının beşte birini tamamlayan ve koşullu salıverilmesine 1 yıldan az süre kalan çocuklar, cezalarının kalan kısmını denetimli serbestlik tedbiri kapsamında cezaevi dışında geçirebilecek. Bu değişiklik uluslararası sözleşmelerden, Çocuk Koruma Kanunu'na kadar pek çok yasal düzenlemede sözü edilen "çocuğun özgürlüğünün kısıtlanmasının son çare olması ilkesi" ile uyumlu. Çocukların cezaevinden çıkartılmaları çocuklar için tabii ki çok kıymetli, ancak Devlet sadece bununla yetinemeyeceğine göre bu yasadan yararlanacak çocukların dış dünyaya hazırlanmasını sağlayacak bir planlama yapılabilecek mi? Yoksa çocuklar birgün kendilerini cezaevinin kapısında mı bulacaklar? Eğer bir hazırlık yapmamış isek, bu uygulama çocuklar için gerçekten bir olanak olacak mı?

(2) 0-6 yaş grubunda çocuğu bulunan ve koşullu salıverilmesine 2 yıldan az süre kalan kadınlar da aynı şekilde denetimli serbestlik olanağından yararlanabilecek. Cezaevinde annesi ile birlikte yaşayan çocukların durumu bir süre önce Osmaniye Ceza İnfaz Kurumu'nda yaşanan sorunlar ile gündeme gelmişti. Bu nedenle, küçük çocuğu olan annelere şartlı tahliye olanağının sunulması çok önemli; ancak bu anneleri cezaevi sonrasındaki yaşamda destekleyebilecek hizmetleri de sunabilecek miyiz?

Adalet Bakanı Sadullah Ergin'in verdiği bilgiye göre yasayla yaklaşık 15 bin hükümlünün cezaevlerinden tahliye olması öngörülüyor ve 8 bin 60 kadro açılıyor. Bazı çocuklar için cezaevi dışında hayat olanağı sunan aynı yasa, çocuk istismarından hükümlü bazı kişilerin de tahliye edilmesi anlamına gelecek. Şartlı salıverilen bu kişilerin denetimi için görevlendirilecek kişiler istihdam edilinceye ve bu alanda uzmanlaşıncaya kadar çocukları olası tehlikelerden kim, nasıl koruyacak?


5 Nisan 2012

'Harika Çocuk' çıkmıyor!

İdil Biret, Suna Kan, Gülsin Onay, Hüseyin Sermet, Fazıl Say ve daha birçok önemli sanatçının yetişmesini sağlayan Harika Çocuk Yasası, 1998'den bu yana atıl durumda.




Harika Çocuk Yasası olarak bilinen yasa ilk olarak 1948 yılında Hasan Ali Yücel tarafından Suna Kan ve İdil Biret için hazırlanmış, 1956 yılında ise kapsamı genişletilerek "Güzel Sanatlarda Fevkalade İstidat Gösteren Çocukların Devlet Tarafından Yetiştirilmesi Hakkında Kanun" adını almıştır. Aynı kanun 2000 yılında Bülent Ecevit imzası ile sunulan bir kanun tasarısı ile güncelleştirilmek istenmişse de, bu değişiklik gerçekleşmemiştir.

CHP Ankara milletvekili Gülsün Bilgehan'ın soru önergesine Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay tarafından verilen yanıta göre; Harika Çocuk Yasası'ndan 1998 yıldan bu yana, yani 14 yıldır, yararlanan olmamış. Daha önce de sınırlı sayıda çocuğun yararlandığı bu yasanın amacı üstün yetenekli çocukların eğitim giderlerinin Devlet tarafından desteklenmesini sağlamak.

Bu soru önergesinin ve haberin gizli soruları şunlar:
  • Acaba bu özelliklerde çocuk mu yok, yoksa bu özellikleri fark edecek veya onlara kıymet verecek eğitimci mi? Yoksa, yürütme bu özelliklere karşı bir tavır mı sergiliyor?

Yasanın sunduğu fırsatların yeterliliğini de sorgulayabilmek için şu soruların da cevaplarını aramamız gerekir:
  • Eğitim sisteminin sadece bazı olağanüstü yetenekleri değil, her çocuğun yeteneğinin fark edilmesine olanak sağlayacak nitelikte olması için ne yapılmalıdır?
  • Her çocuğa yeteneğini ortaya koyma fırsatı tanınmayan bir ortamda, üstün yeteneklerin gelişmesi mümkün olabilir mi?

4 Nisan 2012

Bugün Mayın Bilincini Geliştirme Günü

Birleşmiş Milletler 8 Aralık 2005 günü "4 Nisan"ı "4 Nisan Uluslararası Mayın Bilinci Geliştirme Günü" olarak ilan etti.




Savaş sırasında toprağa yerleştirilen mayınların insanlara karşı oluşturduğu büyük tehlike 1990'lı yıllardan itibaren uluslararası sorun haline geldi. "Anti-Personel Mayınların Kullanımının, Depolanmasının, Üretiminin ve Devredilmesinin Yasaklanması ve Bunların İmhası ile İlgili (Ottawa) Sözleşmesi 1 Mart 1999'da yürürlüğe girdi ve Birleşmiş Milletler 2005 yılında "4 Nisan"ı "Uluslararası Mayın Bilinci Geliştirme Günü" olarak ilan etti.

Türkiye'de 1950-1955 ve 1984-1994 yılları arasında toprağa 1 milyon mayın döşendiği, depolarda ise imha edilmesi gereken 3 milyon mayın bulunduğu ileri sürülüyor. Mayınlar ve patlayıcı silahlar, nesillerdir çocukların hayatlarına veya sağlıklarına mal oluyor. Türkiye'nin de taraf olduğu (2003) Ottawa Sözleşmesi'ne göre, 1 Mart 2008 tarihine kadar stoklardaki mayınların imha edilmesi gerekiyordu; 1 Mart 2014 tarihine kadar ise toprağa döşeli mayınların temizlenmesi gerekiyor.

Her gün bir patlayıcı silah ile hayatını yitirme veya yaralanma riski ile karşı karşıya yaşayan çocuklar için Devletin öncelikle mayınları temizleme yükümlülüğünü yerine getirmesi, mayın ve patlayıcı silahlar ile ilgili bir eğitimden daha acil, etik ve anlamlı değil mi?