Hümanist Büro çocukla ilgili haberleri yorumluyor...


31 Mart 2012

Liselilere kötü haber!

Lise son sınıf öğrencilerine verilen 45 günlük izin 20 güne indi.



20 Şubat 2011 tarihli gazeteler lise öğrencileri için 20 günlük olan izin süresinin 45 güne çıkarılması ile ilgili haberi Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu'nun ağzından bir açıklama ile şöyle duyurmuştu: "Lise son sınıf öğrencilerine izin müjdesi". Bakanlık diyordu ki, müjdeler olsun üniversite sınavına hazırlanmak için önünündeki okula devam engelinden sizi kurtarıyoruz. İlginç bir karardı elbette. Çok eleştirildi ancak değiştirilmedi. Dün 30 Mart 2012'de, yani lise son sınıf öğrencilerinin üniversite sınavına girmelerinden 2 gün önce, Bakanlık'tan başka bir açıklama geldi: "Bu uygulama eğitimi aksatıyor. O nedenle istisnai durumlar dışında artık öğrencilere fazladan izin verilmeyecek."

Milyonlarda çocuğu ilgilendiren alanlarda karar alınırken yeterince inceleme yapılmıyor olduğunu düşündüren bu tür uygulamaları bir sorgulayanın olması gerekmiyor mu?

2011 yılında yapılan yanlıştı, şimdi bu yanlış düzeltilmiş oldu; ama bu düzeltme sene sonunda yapılamaz mıydı? Bu yıl son sınıfta olan çocukları olumsuz etkileyecek olan bu karar bu kadar acele ile ve uygun olmayan bir zamanda açıklandığına göre, çocukların eğitim ve duygu durumunu gözardı etmenin gerekçesinin de kamuoyu ile paylaşılması gerekmez mi?

30 Mart 2012

4+4+4 Yasası Kabul Edildi

Zorunlu eğitimi kademeli olarak 12 yıla çıkaran yasa kabul edildi. Yasa 295 EVET'le geçti.




Zorunlu Eğitimi kademeli olarak 12 yıla çıkaran yasa kabul edildi. Yasaya göre, 
  • Zorunlu ortaöğretim, 2012-2013 eğitim-öğretim yılından itibaren uygulanacak ve 4 yıllık zorunlu ilkokul ile 4 yıllık zorunlu ortaokuldan oluşacak.
  • Zorunlu ilköğretim çağı, 6-14 yaş yerine 6-13 yaş grubundaki çocukları kapsayacak ve bu çağ, çocuğun 5 yaşını bitirdiği yılın eylül ayı sonunda başlayacak.
  • Kur'an-ı Kerim ve "Hz. Peygamberimizin hayatı", ortaokul ve liselerde seçmeli ders olarak okutulacak.
  • İlköğretim kurumları tanımlanırken, "imam-hatip ortaokulları" da bu tanımda yer aldı. Buna göre, ilköğretim kurumları; 4 yıllık zorunlu ilkokullar, 4 yıllık zorunlu ve farklı programlar arasında tercihe imkan veren ortaokullar ile imam-hatip ortaokullarından oluşacak.
  • Ortaöğretim ise ilköğretime dayalı, 4 yıllık zorunlu, örgün veya yaygın öğrenim veren genel, mesleki ve teknik öğretim kurumlarını kapsayacak. Bu okulları bitirenlere, ortaöğretim diploması verilecek.
  • Yükseköğretim kurumlarına, esasları YÖK tarafından belirlenen merkezi sınavlarla girilecek.
  • Mesleki ve teknik orta öğretim kurumlarından mezun olan öğrenciler, istedikleri takdirde bitirdikleri programın devamı niteliğinde veya bunlara en yakın olan mesleki ve teknik önlisans yükseköğretim programlarına sınavsız olarak yerleştirilebilecek.
  • Fatih Projesi, Kamu İhale Yasası denetimi dışında kalacak.


Milli Eğitim Bakanı bu düzenlemeyi şöyle tanıttı: "Bugünden sonra Türk eğitim sistemi tek tip insan yetiştirmek yerine bu ülkede ihtiyacımız olan çocukları yetiştirmeye adım atmış olacak." Ülke için bu kadar önemli olan ve 25 milyon çocuğu ilgilendiren bu yasal düzenleme çocukların görüşü alınarak, sistemi anlamaları için yeterli zaman ayrılarak, bir başka deyişle hedef ile uyumlu bir davranış sergilenerek yapılamaz mıydı?

Bu yapılan değişikliğin çocuklara ve ailelerine tanıtılması için yapılacak çalışmalar nelerdir?

Önümüzdeki Eylül ayında 5 yaşını bitiren çocuklar okula gidecekler. Onlarla çalışacak eğitimcileri yetiştirmek, sınıfları düzenlemek ve uygulanacak programları geliştirmek için yürütülecek çalışmalar hakkında yapılan plan kamuoyu ile paylaşılacak mı?

29 Mart 2012

Kızına sahip çıksaydın!

İzmir'de, kızına tecavüz eden iki gencin 2 yıl sonra tahliye olmalarına itiraz eden anne, hakimden tepki gördü. Mahkeme başkanı, H.S.'nin tahliyelere itiraz eden annesine "kızına sahip çıksaydın" dedi. Salondaki meslektaşlarını tanık gösteren kızın avukatı, hakimi HSYK'ya şikayet etti.




  • Bu itiraz üzerine ne olacak?
  • HSYK bu hakimle ilgili bir karar alacak mı?
  • Bundan daha da önemlisi HSYK, böyle düşünen hakimlerin olma ihtimalini ciddiye alacak mı?
  • Türkiye 2010 yılında onayladığı Avrupa Konseyi Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi'nin 5. maddesinde, "adli hizmetler de dahil olmak üzere çocuklarla doğrudan ilişki içerisinde çalışan kişiler arasında çocuk hakları ve korunması bilincini teşvik etmeyi ve bu kişilerin bu alanda bilgi sahibi olmalarını sağlamak için gerekli tedbirleri almayı" taahhüt etti. Bu taahhüdün yerine getirilmesine duyulan ihtiyacın bir örneği olan bu vaka sonrasında hangi adımlar atılacak?

28 Mart 2012


Yargıtay Ceza Genel Kurulu’ndan (YCGK) başta PKK’nın sokağa sürmeye devam ettirdiği çocuk suçlulara kötü haber geldi: Sabıkalı çocuk ikinci kez suç işlediğinde cezası ertelenmeyecek.




Oya Armutçu haberi şöyle kaleme almış: "Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre 2010’da 18 yaşından küçük 199 bin 461 sanık hakkında dava açıldı ve 47 bin 374’ü hakkında mahkumiyet kararı verildi. 31 Ocak itibarıyla cezaevlerinde 2 bin 360 çocuk suçlu var. Bunların bin 948’nin tutuklu, 412’si hükümlü."
Haberin devamında Emniyet tarafından 15 ilde yapılan bir araştırmaya dayanarak, "taş atan çocuklar yasası" diye bilinen yasanın kabulünden sonra eylemlerde kullanılan çocukların sayısının %50 arttığı ve Yargıtay'ın son günlerde verdiği bir karara dayanarak da sabıka kaydının varlığı halinde cezanın ertelenmeyeceği bildiriliyor.

Haber içinde anlatılan her şey kadar haberi yapan gazetecinin kullandığı dil ve konuya bakış açısı Türkiye’de çocuk adalet sisteminin durumunu gözler önüne serer nitelikte. 2012 yılı Mart ayındayız ve elimizde üzerinde konuşabileceğimiz en yakın tarihli veri 2010 yılına ait. İstatistiklerin bu kadar geriden gelmesi bir sorun değil mi? 2010 yılının verileri, yakın tarih hakkında bilgilendirme dışında, gazete okuyucusuna ne anlatabilir?

2010 yılında 47.374 çocuk hakkında mahkumiyet kararı verilmiş. Kaç çocuk hakkında tedbir kararı verilmiş? Bunu kimse merak etmiyor mu? Verilen tedbir kararlarını uygulayacak kaç tane hizmet var? Yargıtay, önceki mahkumiyetler erteleme kararını engeller demiş. “Böyle çocuk adaleti olur mu, burada bir sorun yok mu” sorusunu kim soracak? Kim merak edecek, acaba biz çocuklarımızı suç sayılan davranışları gerçekleştirmekten ve ceza adaleti müdahalesinden korumak için ne gibi stratejilere sahibiz?

Eylemlere katılan çocuklar artıyor konusunu, sadece çocukların yargılandıkları mahkemeyi değiştiren bir yasa ile birlikte gündeme getirerek, sanki bu nedenle artıyormuş izlenimi vermek kimin işine gelir? Burada çocuğun yararını gözeten bir kaygı var mı?

Neden bütün dünya değişmeli bu terminoloji derken bizim gazetecilerimiz hala “çocuk suçlu” ve benzeri damgalayıcı terimleri ve bunu yansıtan bakış açısını kullanmakta ısrar ediliyor?












27 Mart 2012

Çocuk cezaevine 'sosyal kampüs'

Pozantı'daki cinsel taciz olaylarının ardından suça sürüklenen çocuklar için yeni sistem kuruluyor. Koğuş sistemi kaldırılıyor yerine sosyal kampüsler geliyor.



Sabah Gazetesi'nden Burcu Çalık'ın haberine göre; "Pozantı Cezaevi'nde kalan çocuklara cinsel taciz ve şiddet olaylarının ortaya çıkmasının ardından Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kendi bünyesinde suça sürüklenen çocukların kaldığı rehabilitasyon merkezlerini yeniden yapılandırma kararı aldı. Taş attırılan, hırsızlık yaptırılan, çeşitli eylemlerde kullanılıp hüküm giyen çocuklarla, cinsel istismara uğrayıp Devlet korumasına alınan çocuklar için "koğuş" yerine yüksek güvenlikli yapıların bulunduğu, sosyal tesis içerikli "kampüs" sisteminin hayata geçirilmesi planlanıyormuş."

Haberden anlaşılan o ki, suça sürüklenen çocuklar artık cezaevine değil, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından oluşturulan "yüksek güvenlikli yapıların bulunduğu, sosyal tesis içerikli kampüslere" yerleştirilecekler. Bu haberi yazan muhabir haber kaynağına sormadığına göre, biz muhabire soralım: Bu hangi yasal düzenlemeye göre mümkün olacak? Muhabirlerin de haber konuları hakkında biraz bilgi sahibi olmak, biraz sorgulamak ve yanlış ya da yanıltıcı biçimde bilgi aktarmamak gibi bir sorumluluğu yok mu?

Haber, ceza infaz kurumları ile güvenlik tedbiri kurumlarının birbirine karıştırılmasına neden olacak biçimde yazıldığı için hatalı. Bir başka deyişle, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın kuracağı kampüsler, ceza infaz kurumları yerine hizmet verecek kurumlar değil; güvenlik tedbirlerinin uygulanması için Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından kurulmuş olan "Koruma Bakım ve Rehabilitasyon Merkezlerinin" iyileştirilmesi için kullanılacak kurumlar. Yine bir başka deyişle, yüksek güvenlikli sosyal hizmet kuruluşları oluşturulacak.

Bu durumda başka sorular da sorulması gerekiyor: Bakanın açıkladığı bu model doğru bir model mi? Yani hakkında tedbir kararı verilen çocukların yüksek güvenlikli kampüslere, suç tiplerine veya mağduru oldukları suça göre sınıflandırılarak yerleştirilmeleri doğru bir tercih mi?

Bu sınıflandırma ve yüksek güvenlikli olma durumu tartışılmalı; ancak Bakanlığın bu kuruluşları yeniden yapılandırma ve bu kurumlarda uygulanacak psiko-sosyal programlar hazırlama girişimi mutlaka desteklenmeli. Bu kapsamda da insan şunu sormadan edemiyor: Bakanlık neden konunun uzmanlarından faydalanmıyor ve ilgili sivil toplum kuruluşlarını bu çalışmaya dahil etmiyor?

Bu talep her şeyin içinde biz de olalım kaprisinden kaynaklanmıyor. Avrupa Sosyal Şartı'nın 14. maddesine göre Devlet sosyal refah hizmetlerinin sunumuna toplumun katılımını sağlamakla yükümlü.


26 Mart 2012

Süt dağıtımı çocukların algısını da geliştirecek!

Öğrencilere süt dağıtımı, uzmanların övgüsünü toplamaya devam ediyor.



Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ana sınıfıyla 5. sınıf arasında resmi okullarda eğitim gören çocuklara her gün süt dağıtımına başlanacağını duyurdu.

Uzmanlar okulda süt içmenin, kahvaltı yapmayan ya da yetersiz yapan çocukların derslerdeki algılarını da arttıracağını söylüyor ve bu girişimi destekliyor. Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politikalar Forumu bir süredir yetersiz beslenmenin kalıcı eşitsizlikler yaratmadaki rolünü anlatan ve çözüm için okulda öğle yemeğini öneren bir savunu çalışması yürütüyor.

Yoksulluk vb. herhangi bir şarta bağlamadan Devlet okullarına giden bütün çocuklara süt dağıtılmasının öngörülmesi desteklenmesi gereken bir politika. Bu aşamada, Sosyal Politikalar Forumu'na sormak gerekir; yeterli mi?

25 Mart 2012

Üniversite sınavı da dershane de kalkıyor!

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan uzun bir aradan sonra çıktığı ilk yurtdışı gezide kendisine eşlik eden gazetecilere önemli açıklamalarda bulundu.



Başbakan'ın bugün haberlere yansıyan eğitim hakkını ilgilendiren alanlardaki görüşleri şöyle: (1) Üniversite giriş sınavları kaldırılacak, üniversite hazırlık kursları ya lise olarak faaliyet gösterecek, ya da kapanacak; çünkü hükümet insanların ellerindeki son imkanı da bu alanda kullanmalarını istemiyor. (2) Teknik eğitim Avrupa'da olduğu gibi %65-70'ler seviyesine çıkarılacak. Organize sanayi bölgelerinin meslek okulları açılacak ve çocuklar hem okuyacak, hem de staj yapacak ve belki de para kazanacak. Endüstri de çok ihtiyaç duyduğu "ara elemanı" sektörün ihtiyaçlarına göre kendisi yetiştirecek. (3) 4+4+4 eğitim sistemi ile aileler; endüstri meslek, ticaret, Anadolu veya imam hatip arasında tercih kullanma noktasında serbest bırakılmış ama 12 yıl zorunlu eğitime de sevk edilmiş olacaklar. (4) Özellikle Güneydoğu'da akıl baliğ olan (ergen) kız çocuklarını aileler okula göndermiyor; açık lise ile ev okul sisteminin önü açılacak.

Dershaneler ve seviye temelli giriş sınavları çocuğun gelişim hakkını özellikle fırsat eşitliği temelinde ihlal eden ve aileleri kaynak kullanımında zor durumda bırakan uygulamalar. Bu nedenle bu uygulamaya son verilmesi elbette çok önemli ve Dünya Bankası tarafından da uzun zamandır talep ediliyor. Ancak bu gereklilik, politikaların yeterliliğini sorgulama ihtiyacını ortadan kaldırmıyor, aksine zorunlu kılıyor:
  • OECD raporunun ortaya koyduğu gerçeklerden biri olan Türkiyenin öğretmen açığında birinci sırada olması ile ilgili ne yapılacak?
  • Dershaneleri kapatmak fırsat eşitliği sağlamaya yetmeyeceğine ve asıl sorun fırsat eşitliği olduğuna göre, bunu sağlamak için ne yapılacak?
  • Meslek eğitimi elbette önemli bir ihtiyaç, ancak yoksul ailelerinin çocuklarının meslek eğitimine, varsıl ailelerin çocuklarının ise akademik eğitime yönlendirilmesi nasıl önlenecek?
  • Başbakan tercihin ailelere bırakıldığını söylüyor, oysa Devletin görevi eğitim vb. hakları kullanmada çocuğu aileye karşı koruyucu mekanizmalar geliştirmek değil mi? Eğitimciler de Başbakan gibi düşünecek olursa, eğitimde çocuğun katılım hakkı nasıl korunacak?
  • Bakış açısına ilişkin bir başka tehlike, ailelerin ergenlik yaşına gelen kız çocuklarını okula göndermeme tercihine Devletin teslim olması değil mi? Çocuk Haklarına Dair Sözleşme'ye göre Devletin ailelerin bu tür hak ihlal eden tutumuna karşı çocuğu koruma yükümlülüğü var ve T.C. Devleti bu yükümlülüğünün aksine hareket edeceğini beyan ediyor. Bu durumda kız çocuklarını cinsiyete dayalı ayrımcı tutumdan kim koruyacak? Bu tutum, çocuk istismarının da sebeplerinden biri iken, bununla nasıl mücadele edilecek?


24 Mart 2012

Bir utanç da Bartın'da!

Mardin’de çoğu kamu görevlisi 26 kişinin tecavüzüne uğrayan N.Ç’den sonra bu kez Bartın’da benzer bir olay ortaya çıktı...




Mardin'de çoğu kamu görevlisi 26 kişinin tecavüzüne uğrayan N.Ç.'den sonra bu kez Bartın'da benzer bir olay ortaya çıktı. Bartın'da ilköğretim öğrencisi 14 yaşındaki Ç.K.'ya tecavüz ettikleri gerekçesiyle 22 kişi gözaltına alındı. Bartın Valisi İsa Küçük tecavüz iddiasının doğru olmayabileceğini söylerken, İl Milli Eğitim Müdürü İsa Şeker olayda tecavüz değil taciz olduğunu tahmin ettiklerini kaydetti. 22 sanıktan 18'i tutuklama talebi ile sevk edildi.

Mardin'den sonra benzer bir başka haber Siirt'ten gelmişti. Her ay çocukla ilgili haberleri taradığımızda da öğretmen, müdür, komiser gibi pek çok kamu görevlisinin küçük yaşta çocuklara yönelik cinsel istismar suçu işlediklerini görüyoruz. Ardında da şöyle açıklamalar geliyor yine kamu görevlilerinden: "Bu iddialar gerçek olmayabilir.", Mağdur "4 değil 17 yaşında.", "Zorlama yok, rıza ile olmuş.". Kamu görevlilerinin bakış açılarını yansıtan bu açıklamaları, cinsel istismarda bulunan kişilerin kamu görevlisi olmaları kadar tehlikeli değil mi? İşin bu yönünü Devletin ciddiye alması ve bununla mücadeleye yönelik bir şey yapması gerekmiyor mu? Her ay benzer haberler karşımıza çıkarken, bunu artık hemen ve şimdi yapması gerekmiyor mu?

23 Mart 2012

Dayakçı baba psikolojik tedavi görecek!

Trabzon Çocuk Mahkemesi, babası tarafından dövüldüğü ortaya çıkınca devlet korumasına alınan 9 yaşındaki Z.E'nin ailesine verilmesi, babası İ.E'nin de psikolojik tedavi görmesi kararı aldı.




Trabzon'da bir adamın yolda yanına gelen bir çocuğu tekme tokat dövdüğünü ve kaldırıp kaldırıp yere vurduğunu 17 Mart tarihinde ortaya çıkan bir güvenlik kamerasının yaptığı kayıttan öğrendik. Olay iki ay önce olmuştu. Bu süre boyunca çocuğun başına başka ne geldiğini bilmiyoruz. Ama sonrasını biliyoruz. Önce yapılan araştırma sonucunda bu adamın çocuğun babası olduğu anlaşıldı ve baba tutuklandı. Ardından tutukluluğa itiraz edilince tutuklanan baba serbest bırakıldı ve baba serbest bırakılınca bu sefer babasının fiziksel istismarına maruz kalan çocuk, 6 aylık kardeşi ve annesi ile birlikte Trabzon'a getirilerek koruma altına alındı. Bu sefer anne Trabzon Çocuk Mahkemesi'ne müracaat etti ve çocuğunu alarak köyüne geri dönmek için tedbir kararının kaldırılmasını talep etti. Bu talep üzerine bir sosyal inceleme yapıldı ve hazırlanan rapor sonrasında mahkemece babanın psikolojik tedavi almasına ve çocuğun ailesine iade edilebileceğine karar verildi. Bütün bunlar 7 gün içinde oldu.

Bir çocuğun ailesi yanında korunmasına elbette öncelik verilmeli ve desteklenmeli, ancak bu çocuğun ve bebeğin ailesinin yanında gerçekten güvende olduğundan emin miyiz? Sadece babanın psikolojik tedavi alması bu güveni sağlamaya yeterli mi? Trabzon’un bir köyünde yaşayan baba bu tedaviyi nerede ve nasıl alacak? Bu tedaviyi alıp almadığını kim, nasıl denetleyecek? Annenin çocuğuna şiddet uygulamadığından emin miyiz? En azından babası tarafından uygulanan şiddeti engellemeyen anne, çocuğunu ihmal ettiğine göre onun da bu eyleminden sorumlu tutulması ve destek almasının sağlanması gerekmiyor mu? Çocuğun yaşadığı örselenme ile ilgili ne yapılacak? Bu çocuk veya kardeşi tekrar şiddete maruz kalırsa, aileye iadesine bu kadar çabuk ve yetersiz destek ile döndürülmesini öneren ve bu kararı veren kişi bundan sorumlu tutulacak mı? Video kaydındaki şiddeti bu adam bir başka adama uygulasaydı, bu kadar çabuk tahliye edilir miydi? Bu sorunun yanıtı hayır ise, çocuğa karşı fiziksel istismara karşı yeterli duyarlılığa sahip bir koruma ve adalet sisteminin varlığından söz edilebilir mi? Ve daha bir çok soru...


22 Mart 2012

'Çocuklar var' diye ateş açmamış.

İzinsiz nevruz kutlamalarında Cizre’de uzun namlulu silahla yaralanan polis memuru Ahmet Toprakoğlu hayatını kaybetti. Adanalı şehidin üzerlerine ateş açanlara, çocukları siper olarak kullandıkları için karşılık veremediği ortaya çıktı. 5 ay önce nişanlanan şehit polis düğün için salon bile kiralamış.




Nevruz kutlamalarında yaralanan polis memuru Ahmet Toprakoğlu hayatını kaybetti. Polise ateş açanların çocukları siper olarak kullandıkları, bu nedenle de polisin karşılık veremediği söyleniyor.


Bu ihtimal, polisin doğru bir tutuma sahip olduğunu gösteriyor. Ancak polis memurunun hayatını bu doğru tutum yüzünden kaybettiğini söylemeye varan haber dili için aynı şeyi söylemek mümkün mü? Ateş etseydi ve çocuklar ölseydi, denilebilir mi?


Eğer gösterilerin olduğu yerde çocuk var ise, onların güvenliğini sağlamak başta kolluk görevlileri olmak üzere tüm kamu görevlilerinin ve yetişkinlerin sorumluluğu değil mi? Ortamda çocuk varken silahlı çatışma yaşanıyorsa, bir durup düşünmek gerekmez mi, bu nasıl bir düzen diye?

21 Mart 2012

Zorunlu küçük mahkumlara yemek yok!

Meclis alt komisyonunun raporu Osmaniye Cezaevi'nde yaşananları gözler önüne serdi...



Osmaniye Cezaevi'nde inceleme yapan TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyeleri, görüştükleri tutuklu ve hükümlülerin şikayetlerini raporlarına yansıttılar. Pek çok şikayet arasında bir tanesi de anneleri ile birlikte cezaevinde olan çocuklar ile ilgiliydi. Anneleriyle zorunlu olarak cezaevinde kalan çocuklara "hükümlü olmadıkları" gerekçesiyle yemek verilmediği bildirildi.

Anneleri ile cezaevinde kalan çocuklar, anneleri ya da babaları cezaevinde olduğu için onları ziyarete gelen çocuklar gibi ceza infaz kurumları ile istemleri dışında tanışıyorlar. Bu durumda uygulamaların çocukları cezalandırıcı nitelikte olmaması için özel bir dikkat gösterilmesi gerekmez mi?

Kurum koşulları anneleri ile birlikte kalan çocukların sağlık, eğitim, oyun ve diğer haklarını kullanmalarına uygun mu?

Ceza infaz kurumlarında yaşam düzenlenirken anneleri ile kalan çocuklar özel olarak dikkate alınıyor mu?

Sadece kurumda kalan değil annesini veya babasını ziyaret eden veya etmesi gereken çocuklar ve onların ihtiyaçları dikkate alınıyor mu?

Ceza infaz kurumlarını denetleyen makamların gündeminde çocuklar ne kadar ve nasıl yer alıyor?

Bağımsız denetimi düzenleyen Paris Prensipleri, ceza infaz kurumlarının izlenmesine ilişkin çalışmaların sonuçlarının kamuoyu ile paylaşılmasını öngörmekte. Kamuoyunun doğru bilgilenmesi ve konuyla sorumluluk taşıyarak ilgilenmesi için böyle bir mekanizma çok işlevsel olmaz mı?


20 Mart 2012

Babasından 4 gün sonra kazada öldü.

Elazığ’ın Kovancılar İlçesi’nde 4 gün önce geçirdiği trafik kazasında yaşamını yitiren 23 yaşındaki Mücahit Yılmaz’ın 4 yaşındaki oğlu Efecan Yılmaz da, bugün kent merkezinde kamyonun çarpması sonucu yaşamını yitirdi.


  • Çocukların sokakta oynamaları, onların hem yaşamlarını hem de güvenliklerini ihlal eden önemli bir risk alanı değil mi?
  • Çocukların oyun ihtiyacı ve bu ihtiyacı güvenlik içerisinde karşılayabilecekleri mekanların yeterliliğini ne zaman sorgulayacağız?
  • Yerel yönetimler bu konudaki hizmetlerinden ne zaman sorumlu tutulacaklar?

19 Mart 2012

PKK'ya katılmak isteyen 4 ilköğretim öğrencisi yakalandı.

Terör örgütü PKK'nın kamplarına katılmak üzere İstanbul'dan yola çıktığı iddia edilen 4 ilköğretim öğrencisi, Şanlıurfa'da yakalandı.


İstanbul'da oturan ve akraba oldukları öğrenilen 13-14 yaşlarındaki 4 ilköğretim öğrencisi evden kaçınca aileleri çocukların terör örgütüne katılmasından korkarak durumu polise bildirmiş. Emniyet Müdürlüğü Terörler Mücadele Şubesi ekipleri de Şanlıurfa - Gaziantep otoyolunun çıkışında yaptığı aramada çocukları bir şehirlerarası otobüste bulmuş ve emniyete götürmüş.

Asıl önemlisi bundan sonra ne yapılacak? Çocukların evden kaçma sebepleri gerçekten örgüte katılmak mıydı, bilmiyoruz. Çocukların gerçekten örgüte katılmak için evden kaçtığını varsayalım, bu çocuklar ile kim, nasıl bir çalışma yürütecek? Bu kadar hassas bir alanda çalışmak için uzmanlaşmış profesyonellerimiz, bu alanda çocukların haklarına ve ihtiyaçlarına duyarlı programlarımız var mı?


18 Mart 2012

Küçük kıza vahşetin zanlısı babası çıktı!

Güvenlik kameralarınca görüntülenen 9 yaşındaki ilköğretim okulu öğrencisi Z.E'yi okul çıkışında döven kişinin babası olduğu ortaya çıktı.


Trabzon'da güvenlik kameraları tarafından çocuğunu döverken görüntülenen İsmail E. tutuklanmış. Olay ile ilgili açıklama yapan Trabzon Valisi, çocuğu döven kişinin aile içinden birisi olması sebebiyle gerekirse çocuğun koruma altına alınacağını söylemiş.

Bu olayda sadece bir babanın kızını dövmesi suretiyle oluşan bir fiziksel ve duygusal istismar olayı söz konusu değil. Olayın güvenlik kamerasındaki kayıtların adli makamlara gönderilmesi suretiyle ortaya çıkmış olmasına dikkat etmek gerekiyor. Bir baba çocuğunu bu şekilde dövüyorsa, bu ilk olamaz. Bir çocuğun dayak yediğini gören, bilen, duyan yetişkinlerin bu olayı çocuğu korumakla görevli makamlara bildirmemeleri de çocuk istismarına çanak tutmak değil midir? Öyleyse yardıma ihtiyacı olan bir çocuğa bu yardımın yapılmaması da suç değil midir?

Bu olayı görenlerin, bilenlerin, duyanların bildirmemesi, en az çocuğun dövülmesi kadar tüyler ürpertici değil mi? Bu çocuğun okulundaki öğretmenler, bu durumu fark etmediler mi? Eğer öğretmenler bu dereceye varan fiziksel istismarı fark edemiyorlarsa, çocuğun korunması bakımından bir eksiklik söz konusu değil mi? Bu haber Milli Eğitim Bakanlığı’nın, bir soru önergesine verdiği cevap ile duyurduğu risk takip çalışmasına ne kadar çok ihtiyaç olduğunu ortaya koyuyor.

Olayda aynı zamanda şiddete tanıklık eden çocuklar da duygusal istismar mağduru. O çocuklar için yapılması düşünülen ne var?

Sadece bu babanın cezalandırılması, bu olaya göz yuman diğer aile bireyleri, çocuğun durumunu fark etmeyen kamu görevlileri ve bu durumdan haberdar olup da korumadan ve kovuşturmadan sorumlu makamları harekete geçirmeyen yetişkinler hakkında hiç bir işlem yapılmaması halinde bu çocuğun hakkını korumuş olacak mıyız? Mağdur çocuğa koruma sağlansa bile sağaltımını sağlayabilecek miyiz? Olayın tanığı olan çocuklara psikolojik destek sağlayabilecek miyiz? Esas önemlisi yetişkinlere ve çocuklarımıza bu tür olaylar karşısında sessiz kalmamayı, yardım istemeyi öğretebilecek miyiz?




17 Mart 2012

Çocuk mahkumların ölümcül yalanı!

Tutuklu 5 çocuk hap içerek intihar girişiminde bulunduklarını söylediler. Hastanede yalan söyledikleri ortaya çıkan çocukların ifadesi yürek burktu: 'İnsan görürüz diye öyle söyledik'.




Bu olayın ortaya çıkardığı bir önemli gerçek var: Tutuklu ve bazı hükümlü kız çocukları yetişkin kadınlar ile aynı kurumda kalıyorlar. Haberin önemli bir çocuk hakkı ihlali olan bu uygulamaya hiç değinmemesi, bir eksiklik değil mi?
5 çocuk insan yüzü görmek için böyle bir oyun oynuyor ise, sormak gerekmez mi?:
Acaba çocuklarımızın tutulduğu kurumların yapıları, burada uygulanan programlar onların dış dünya ile ilişki kurma ihtiyaçlarını karşılama konusunda yeterli mi?

16 Mart 2012

Yaftacı öğretmen için soruşturma!


Kırklareli'nin Vize İlçesi'ne bağlı Küçükyayla Köyü'nde sınıfında 'ş' harfini söyleyemeyen ilköğretim 2'nci sınıf öğrencisi 8 yaşındaki D.K.'nın boynuna 'Şakir' yazılı bir kağıdı asarak evine gönderdiği öne sürülen öğretmen Ş.Ç. hakkında, çocuğun velisinin şikayeti üzerine adli ve idari soruşturma başlatıldı.

Herhalde bu şekilde kayıtlara geçen ilk duygusal istismar vakası olma özelliğine sahip bu olay. Duygusal istismarın görünür hale gelmesi bakımından da çok önemli. Bu olayın hatırlatması üzerine Milli Eğitim Bakanlığı'nın öğretmen hakkında soruşturma açmakla yetinmeyip, eğitimde kullanılan duygusal istismar biçimlerini ve bunları engellemenin yollarını araştırması daha etkili bir sonuç alınması için şart değil mi?

15 Mart 2012

Çocukları üşümesin diye saç kurutma makinesini çalıştırdı, yan odaya geçti ve...


 

Adana'da eşi bir yıla aşkın süre işsiz kalan Emine Akçay (26), 8 aydır ev kirasını bile ödeyemiyormuş. Çocuklarını ısıtabilmek için elindeki son para olan 6 lira ile aldığı odunlar yanmayınca çocuklarının ısınması için çalıştırdığı saç kurutma makinesini küçük oğluna vermiş ve diğer odaya gidip kendini asarak intihar etmiş. Annesinin cesedini bulan 6 yaşındaki çocuğun ağlaması üzerine komşular eve gelmişler ve duruma müdahale etmişler.

Bu olay sonrasında aşağıdaki soruların cevaplarını aramaya çıkmayan bir toplum, bu ölümlerin sorumluluğunu nasıl taşır?

  • Baba işsizken anne yeni bir bebek doğurmuş, yani 7 ay önce bugünü öngörmek mümkünmüş. Doğum anında bu riski fark etmekten sorumlu kurumlar ne yapmışlar? Bu aileye ne tür bir destek hizmeti sunulmuş?
  •  
  • Sunulmamış ise neden? Fark edilmemiş mi?
  •  
  • Fark edilmemiş ise, neden? Devletin riski takip etmeye ve önleyici sosyal hizmet sunmaya yönelik bir sorumluluğu veya hizmeti yok mu?

Bu sorgulamayı hemen yapmalıyız. Bu ülkede TÜİK verilerine göre 2 milyon 576 bin işsiz var. İşsiz kalan ve başkaca bir geliri de olmayan iki çocuklu "her" anne ve babaya sunulan sosyal ve ekonomik destekler nelerdir? Örneğin bu kadın çalışmak istese biri 7 aylık, diğeri 6 yaşındaki çocuklarına kim bakar? İşsiz kalan ve çocuklarını doyuracak, ısıtacak geliri bulamayan anne-baba kimden, nasıl yardım alabileceği hakkında kim tarafından, nasıl bilgilendiriliyor? Bir anne-baba, sosyal yardım için müracaat ettiğinde ne kadar zaman sonra inceleme yapılabiliyor ve yardıma ulaşabiliyorlar? Bu sürenin bir kaç ayı bulması halinde, bu süre içinde bu ailenin karnının doymasından, ısınmasından, barınmasından kendini sorumlu hisseden birilerinin olmaması büyük bir tehlike değil mi?

Bundan sonrası da önemli. Bu çocuklara kim bakacak? Bu konuda bir inceleme olay anında yapılmalı. Olaydan hemen sonra çocuklar nerede kaldılar? Kaldıkları yerin uygunluğunu denetleyen bir kamu otoritesi oldu mu? Yoksa o sırada bir akraba, komşu mu sahip çıktı? Bu aşamada devreye giren bir kamu otoritesi yoksa, bu ülkede çocuk koruma hizmetlerinin varlığından söz edilebilir mi? Örneğin, bir hafta veya bir ay sonra bu çocuklar hakkında bir inceleme yapılacak olursa, çocukların korunmasına önceliğin verildiğini söyleyebilir miyiz?

Ve henüz daha risk altında doğmuş olan çocuklarımızı fark edemediğimiz için kaybederken içimize sinerek her aile en az üç çocuk yapmalı diyebilir miyiz? 

14 Mart 2012

Fatih kanun dışına çıktı!

9 milyar liralık Fatih Projesi, Kamu İhale Kanunu dışına alındı.


Fatih Projesi, her öğretmen ve öğrenciye tablet bilgisayar verilmesi başta olmak üzere, eğitim ortamlarında teknolojik donanım, yazılım, internet erişiminin yaygınlaştırılmasını hedefliyor. Kuşkusuz eğitim için yapılması bir yatırım. Belli ki hükümet bu yatırımı yaparken engel ile karşılaşmak istemiyor. Bu nedenle de 4+4+4 olarak bilinen ve eğitim sisteminde köklü değişikliğe neden olan kanun tasarısının içerisine yerleştirdiği bir düzenleme ile Fatih Projesi kapsamında yapılacak alımlar Kamu İhale Kanunu kapsamı dışına çıkarılıyor.

Eğitim politikalarında esaslı bir değişiklik yapan kanun tasarısının içine akçeli bir işe ilişkin düzenlemenin dahil edilmesinin yaratacağı problemin önemsenmemesi ve etik değerlerin göz ardı edilmesi kaygı verici değil mi?

Bu kaygı bir yanda dururken bir taraftan da şu sorulara yanıt aramamız gerekiyor:

  • Bu ülkede derslik, öğretmen ve büyük bir rehber öğretmen açığı varken, teknolojik alt yapıya yapılacak bu yatırım için hazırlanan fizibilite raporunun kamuoyu ile paylaşılması gerekmez mi?
  •  
  • Projenin birinci bölümünün hayata geçirildiği belirtiliyor. Bu hayata geçirilen bölüm ile ilgili olarak bir etki değerlendirmesi yapılmış mı? Böyle bir değerlendirme yapılmadan yatırıma devam edilmesi doğru mu?
  •  
  • Çocukların eğitimde teknolojik olanaklara sahip olmalarına karşı çıkılamaz, ancak teknolojiye erişim kadar doğal ortamlara, sanatsal, sportif, kültürel faaliyetlere erişim de çocukların hakları arasında. Bunlar arasındaki denge nasıl sağlanacak? Üstelik teknoloji konusunda erişim kadar zararlarından korunma becerilerini geliştirmek de çocuklara karşı yükümlülüklerimiz arasında. İnternet ve bilgisayar bağımlılığı gibi etkiler öngörüldü mü ve bu yapılacak yatırım bu etkiyi minimuma indirecek tedbirleri de içeriyor mu?

13 Mart 2012

Seçmeli Kürtçe dersi olabilir.

Milli Eğitim Bakanı Dinçer, zor din dersinin kaldırılabileceği mesajını verdi ve Kürtçe’nin seçmeli ders olabileceğini ifade etti.


Bir aydır 8 yıllık kesintisiz eğitimi 4+4+4 modeli ile 12 yılda kademelendirmeyi öngören yasa teklifi tartışılıyordu. Oldukça önemli bir sistem değişikliği içeren yasanın en çok etkileyeceği kişiler çocuklar. Öte yandan toplumsal uzlaşmaya; kapsamlı bir ihtiyaç ve çözüm analizine; uygulayıcı, yararlanıcı ve uzman görüşüne dayanmayan politika ve yasa değişiklikleri her şeyden önce sık değişiklik nedeniyle çocuklara zarar vermektedir. Bu durumda yetişkinlerin bu yasaları yaparken, uzlaşılmış bir zemin olarak çocuk haklarının temel prensiplerine uyma, çocukların reform sürecine katılımlarını sağlama ve politika ve yasaların kalıcılığını güvence altına alacak usullere uyma gibi bir yükümlülükleri yok mu?

Bu durumda çocuğa, mensubu olduğu dini öğrenme olanağının verilmemesi veya din dersinin zorunlu olması bir ihtimal olarak bile söz konusu olabilir mi? Ya da Kürtçe ve diğer dillerin eğitiminin olmaması bir seçenek olabilir mi? Bunların ihtimal olarak konuşulması, politikaların çocuk odaklı üretilmediğinin bir kanıtı değil mi?

Bir çocuğun ihtiyacı insanlık aleminin ürettiği, sahip olduğu tüm bilgiye ulaşabilmek ve onun içinden kendine özgü seçimleri yapabilmesi için gerekli ortama sahip olmak değil mi?

Çocukları ilgilendiren düzenlemelerin bu yaklaşımın dışında kalan ve çocukların belli bir görüş, inanç vs. doğrultusunda yetiştirilmelerini öngören çocuk haklarına uzak düşünceler ile yapılmasına izin verilmemesi tüm toplumun sorumluluğu değil mi?

12 Mart 2012

Başka yolu yok muydu?

AİHM, Mardin'de babasıyla birlikte öldürülen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz'ın davasıyla ilgili olarak Türkiye'ye kritik sorular yöneltti.




21 Kasım 2004 tarihinde Mardin Kızıltepe’deki evlerinin önünde açılan ateş sonucu hayatını kaybeden Uğur Kaymaz (12) ve babası Ahmet Kaymaz’ın öldürülmesiyle ilgili davayı kabul eden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türkiye’ye bazı sorular yönelterek, savunma istedi. Bu olay sonrasında polis memurları “meşru müdafaa” gerekçesi ile beraat etmişti.

Bu sorular Türkiye’de gösterilerde, ev baskınlarında öldürülen pek çok çocuk için de durmadan sormamız gereken sorular. AİHM, kullanılan gücün orantılı olup olmadığını ve bu kapsamda mevzuatın yeterliliğini ve uygulamanın yerindeliğini sorguluyor.

AİHM'nin sorularına ek 5 sorumuz daha var:
  • Ortamda çocuk olan durumlar için güvenlik görevlilerinin göstermesi gereken özel bir dikkat var mı?
  • Bu dikkat ile ilgili bir eğitim alıyorlar mı?
  • Yöneticiler ve görevliler ortamda çocuk olduğundan şüphelenilen hallerde bu şüpheye göre hareket edilmesini sağlayacak bir tutuma sahip mi?
  • Bir çocuğun ölümü ile neticelenen güç kullanma eylemi sonucunda verilen etkili bir ceza örneği var mı?
  • Bu tür olaylar ile ilgili açılan davaların seyirleri nasıl?

11 Mart 2012

Hala ve Eniştesini Vurup Sakız Almış

15 yaşındaki V.S., hala ve eniştesini vurduktan sonra bakkaldan sakız alıp okula gitmiş.



Tokat'ın Erbaa İlçesi'nde yanlarında kaldığı eniştesi ile 8 aylık hamile halasını tabancayla vurarak ölümlerine sebebiyet veren 15 yaşındaki bir çocuk tutuklanmış. Çiftin 5 yaşındaki kızları ise olayı görmüş, eve birisi gelinceye kadar anne ve babasının cesetleri ile evde kalmış ve bulunduktan sonra ailesinin akrabalarına teslim edilmiş.


Habere göre 15 yaşındaki çocuğu Osmaniye'deki ailesi okuması için halasının yanına göndermiş. Çocuğun psikolojik sorunları varmış, okulda fazla konuşmayan biri olarak tanınıyormuş ve okul arkadaşları ile ilişkisi zayıfmış. Çocuğun iddiasına göre ise enişte ve halası onu dövüyormuş.


Bu olay bütün yönleri ile ülkemizdeki çocuk koruma sisteminin durumunu ortaya koymuyor mu? Bir aile çocuklarını okuması için neden Osmaniye'den Tokat'a yollar veya yollamak zorunda kalır? Bu aile çocuklarının eğitim, sosyal ilişki vb. sorunları için Osmaniye'de uzman bir kuruluştan destek alma olanağına sahip miydi? Osmaniye'de ve Tokat'ta kaç çocuk psikiyatristi var? Ya Türkiye'nin diğer illerinde? Çocuklar ve ailelerine ruh sağlığı ve ergenlik konularında sunulan hizmetlerin yeterliliğini kim araştıracak? Bu çocuk okula gittiğine göre, acaba okulun çocuğun problemlerini fark etme ve çözme konusunda yaptığı çalışmalar araştırılacak mı? Yoksa bu olayı garip bir çocuk hikayesi olarak mı kayda geçeceğiz?

Bu olayın tanığı 5 yaşındaki çocuğun ruh sağlığı ne olacak? Yakınları ne kadarını gerekli görür ve ulaşabilirlerse o kadar mı destek alacak? Yoksa kendisini bu çocuğun tedavisi ve korunması konusunda sorumlu hisseden bir kurum var mı?



10 Mart 2012

Mardinli Annelere 4 Dilde Emzirme Uyarısı

Mardin Sağlık Müdürlüğü anne sütünün teşviki ve Mardin'in 'Altın Bebek Dostu İl' olması için 4 dilde kampanya başlattı.


Bebeklerin ilk altı ay boyunca sadece anne sütü ile beslenmeleri ve altıncı aydan sonra ek besinlerle beraber anne sütünün iki yıla kadar devamlılığının sağlanması, bebeğin sağlıklı gelişimi ve alerjik hastalıklardan kan kanserlerine kadar birçok hastalığın önlenmesi bakımından hayati önemde kabul ediliyor.

Böyle önemli bir konuda anlayabildiği bir dilde bilgilendirilme tüm anneler için insan haklarının bir parçası, tüm çocuklar için de sağlıklı gelişim hakkının bir gereği. Öyleyse önümüzde bu uygulamayı yaygınlaştırmaya yönelik en az iki hedef var: (1) ülkedeki tüm anneler ve çocukların bu haklarını kullanmalarını sağlamak, (2) sağlık, eğitim gibi tüm temel hizmetlerden yararlanırken bu hakların kullanılmasını sağlamak. Yaşamaya, gelişmeye ve insanın refahına önceliği verebilen bir toplum ne güzel olur değil mi?

9 Mart 2012

Ermenileri aşağılayan kitap hakkında inceleme.

Milli Eğitim Bakanlığı, İstanbul'un Kartal ilçesindeki okullarda dağıtılan ve Ermenilere karşı ırkçı ifadeler içeren kitapla ilgili inceleme başlattı.




“Bu Dosyayı Kaldırıyorum” adlı bir kitap, 1981 ve 1984 yıllarında Kültür Bakanlığı, 2001 yılında Milli Eğitim Bakanlığı, 2011 yılında ise Payda Yayıncılık tarafından basılmış ve bu baskı Kartal Kaymakamlığı tarafından ilçedeki okullara dağıtılmış. Anlaşılan o ki, 2011 yılındaki baskı sırasında kitaba bazı eklemeler yapılmış. Olay basına yansıyınca MEB tarafından yapılan açıklamadan anlaşılıyor ki, kitabın son baskılarına eklenen bölümlerde “kin, nefret ve düşmanlık” dili egemen.

Edebi, bilimsel ve hak ve özgürlüklere, kimliklere saygılı bir dille yazılmış bir kitap, kendi yazarı tarafından yapılan eklemeler ile bu niteliklerini kaybedecek hale nasıl gelir?

Bakanlık onaylı olmanın veya Kaymakamlık tarafından önerilmenin okuyucuda özellikle de çocuk yayınlarında anne – babalarda yarattığı güvenilirlik imajı çok ciddi bir sorumluluk gerektirmiyor mu? Hem düşünce ve ifade özgürlüğüne müdahale, hem de tüketicinin yanıtılması risklerini barındıran bu uygulama neden sürdürülüyor?

Bir kitabı Kaymakamlık aracılığı ile (bedelli veya bedelsiz) okullarda dağıtmanın koşulları hakkında bilgi sahibi miyiz? Ya da bu işe bir kaynak ayrılıyor mu; ne kadar ve nasıl kullanılıyor, biliyor muyuz?

Asıl önemlisi Bakanlık desteği veya yasağı ile bilgi ve kültür dünyasını yönetmek yerine çocukların ve gençlerin özgür düşünme becerilerini sınırlamama ve farklılıklara ve insan haklarına saygı duymalarını sağlayacak bilgi ve beceriyi edinmelerine olanak sağlamak değil midir? Biz çocuklarımızı bu tür fikirleri değerlendirebilecek ve tartışabilecek bilgi ve beceriler ile donatabiliyor muyuz? Her şeyden önce eğitim ortamlarımıza ve programlarımıza bakmamız gerekmiyor mu?


8 Mart 2012

Türkiye'de evli her iki kadından biri şiddete uğramış!

42 il, 126 ilçede 3 bin 252 kadınla yüz yüze görüşülerek yapılan araştırma kadına yönelik şiddetin boyutlarını gözler önüne serdi.



Araştırmaya katılan kadınların %21'i çocukken-genç kızken babasından, %30'u annesinden, %17'si ise erkek kardeşinden dayak yediğini söylemiş. Kadınların %28'i ise annesinin babasından şiddet gördüğünü ifade etmiş.

Evlenme yaşı düştükçe eşinden şiddet görme oranı yükseliyormuş. 18 yaşından küçük evlenmiş kadınların %60'ı fiziksel şiddet görmüş.

Eşine şiddet uygulayan her 100 erkekten 38'i çocukluğunda ailesinden şiddet görmüş. Eşinden şiddet gören her 100 kadından 48'i de kendi çocuğuna şiddet uyguluyormuş.

Öyleyse şunu söyleyebiliriz:
Kadına karşı şiddet aslında sadece kadına karşı şiddet değildir. Hem doğrudan şiddete maruz kalan, hem de annesine uygulanan şiddete tanıklık eden çocuklar, aile içi şiddetin en büyük mağdurları değil mi? Kendisine uygulanan şiddetle mücadele eden kadınların çocukları için şiddetin kaynağı olmasını engelleyebilmek için bu soruna başka bir noktadan daha bakmak gerekmiyor mu?

Not: Bugün TBMM aile içi şiddeti önlemek üzere hazırlanan bir yasayı onayladı. Yasa, Türkiye'nin 2011 yılında taraf olduğu Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi gereğince yerine getirilmesi gereken yükümlülüklerden birisidir.  

7 Mart 2012

Okul müdürü polislerle sınıf basıp öğrencilerin yiyeceklerini toplattı!

Okul kantinindeki fiyatları protesto eden öğrenciler, evlerinden yetirdikleri yiyecekleri yemek istedi. Ancak, okul müdürü polislerle sınıfı basıp yiyecekler toplatıldı. Protestocu bir öğrencinin okuldan ayrılması istendi.

Lise öğrencilerinin sınıf ortasında evden getirdikleri yemekleri birleştirerek yemesine polis hangi gerekçe ile müdahale edebiliyor? Bunun yasal dayanağı nedir? Eğer lise öğrencilerinin evden getirdikleri yemeklerini engellemek ve bu yiyecekleri toplamak için polise yetki veren bir yasa varsa bu yasanın kendisi tehlikeli değil midir? Eğer böyle bir yasa yoksa, yetkisi olmadan bu müdahaleyi yapanlar hakkında ne gibi bir işlem yapılacak?

Okul müdürü çocukları yiyeceklerini kantinden almaya zorlayabilir mi? Kantinin satış politikasını evden yemek getirmek ya da bildiri dağıtmak suretiyle protesto etmek, öğrencilerin barışçıl amaçlı gösteri düzenleme yani ifade özgürlüklerinin bir parçası değil mi? İfade özgürlüğüne bu biçimde müdahale eden bir eğitim kurumu tehlikeli değil midir?

6 Mart 2012

Freni patlayan servis aracı şarampole yuvarlandı: 3 ölü!

Balıkesir'in Savaştepe ilçesinde, taşımalı eğitime öğrenci götüren servis midibüsü şarampole uçtu. Kazada 3 öğrenci hayatını kaybetti, 20 öğrenci yaralandı.



Bu çocuklar hiç özrü olmayan bir ihmalin kurbanıdır.

Türkmenistan’da çocuklar yazın Devletin açtığı kamplara gidiyorlar; okul aracı yola çıktığında o güzergahta trafik durduruluyor ve çocukları taşıyan araçlara eskortlar ve ambulans eşlik ediyor. Pek çok ülkede okul servis araçlarının trafikte özel bir statüsü vardır ve çocukların servis aracının yaptığı kaza sebebiyle hayatını kaybetmesi gibi bir olaya rastlanmaz. Çocuk koruma budur: Riski öngörmek ve önleyecek tedbiri almak.

Taşımalı eğitim demek, taşımadan doğacak risk demektir. Bu trafik kazası da olabilir, şoförün çocuk eğitimine uygun olmayan kişilik özelliklerine sahip olmadı da. Eğitimi taşımalı hale getirirken bu riskleri öngörmek, nasıl önlenebileceğini planlamak, sonra da bunun maliyetini hesap etmek gerekir.

Bizim ülkemizde bırakın okul servislerini, taşımalı eğitimle öğrenimini sürdüren 720.000 öğrenci var ve henüz servis araçları ve şoförleri ile ilgili ne yeterli standarda, ne denetime, ne de duyarlılığa sahibiz. Her gün 720.000 çocuğu tehdit eden bir riske karşı böylesi rahat bir tutuma ne denir?

5 Mart 2012

Bilge Köyü Çocukları Okula Gönderilmiyor!

Mardin’in Mazıdağı ilçesine bağlı Bilge köyündeki 7’si çocuk 44 kişinin öldüğü katliamda anne ve babalarını kaybeden kızların büyükleri tarafından okula gönderilmediği ortaya çıktı.





Mardin Katliamı, 4 Mayıs 2009 tarihinde Mardin'in Mazıdağı İlçesi'ne bağlı Bilge Köyü'nde meydana gelmiş; saldırıda 6'sı çocuk, 16'sı kadın, toplam 44 kişi hayatını kaybetmiş, 17 kişi yaralanmıştı.

Olay sonrasında Bilge Köyü'ne pek çok ziyaret yapıldı ve köyde pek çok çalışma gerçekleştirildi.

Şimdi deniliyor ki, Bilge Köyü'nde çocuklar okula gönderilmiyor. Bir yerde çocuklar okula gönderilmiyor ise, birçok başka ihmal ve istismar için de yeterli şüphe oluşur. Bu iddiaya bir kamu kurumunun cevap vermesi gerekir. Bu söylenen doğru mudur? Bu kadar büyük bir olay ve bu kadar büyük bir ilgiden sonra çocukların okula gönderilmemesi nasıl söz konusu olabiliyor? Bu köydeki sosyal destek çalışmalarını sürdüren bir kurum yok mu? Eğitim kurumları çocukları takip etmiyor mu?

4 Mart 2012

Esra'yı siz de yürütebilirsiniz.

Dokuz yaşındaki serebral palsi hastası Esra'nın iki ihtiyacı var: İyi bir fizik tedavi ile gezebileceği bir tekerlekli sandalye...



Esra (9), Serebral Palsili Çocuklar Derneği'nin rakamlarına göre Türkiye'deki yaklaşık 2 milyon serebral palsi (beyin felci) hastası çocuktan biriymiş.

Esra, mevsimlik işlerde çalışan babası, annesi ve 2 kardeşi ile Mardin'de tek odalı bir evde yaşıyormuş. Esra'nın beden hareketlerini yapabilir hale gelmesi için haftada beş gün fizik tedaviye, ayda bir Diyarbakır'a, altı ayda bir de İstanbul'a kontrole götürülmesi gerekiyormuş. Bir de tekerlekli sandalyeye ihtiyacı varmış.

Ancak Devlet Esra için sadece haftada iki gün 30 dakikalık fizik tedaviyi karşılayabiliyor (bu tedavilerden birisi sırasında da Esra'nın bacağı kırılmış), tekerlekli sandalyeyi ise karşılayamıyormuş. Haberi yazan gazeteci ise "Esra'yı siz de yürütebilirsiniz" diye başlık atmış. Sormak gerekir: Nasıl?

Bir tek yolu var: Esra ve ailesinin İstanbul veya benzeri bir büyük şehire gelmesini ve burada 5 günlük fizik tedavi ve diğer bakım giderlerinin karşılanması. Bunun için bir yerden yardım bulunabilir. Esra için bu yapılmalı elbette. Ancak benzer durumda 2 milyon çocuk daha olduğunu unutmamak gerekir. Bu durumda Esra ve Esra gibi 2 milyon çocuğun tedavisi için yapılması gerekenler hakkında daha kalıcı çözümler aramamız gerekmiyor mu?

3 Mart 2012

Pozantı Cezaevi'ndeki 200 çocuk, Sincan'a taşınacak!

Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Pozantı Cezaevi'nde kalan 200 çocuğun, Sincan'daki Çocuk ve Gençlik Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'na taşınacağını açıkladı.



Son günlerde gündeme tekrar gelen Pozantı Cezaevi ile ilgili iddialar sonrasında Adalet Bakanlığı müfettiş görevlendirildiğini, 4 personelle ilgili idari tedbir uygulaması başlatıldığını ve 200 çocuğun Sincan'daki Çocuk ve Gençlik Ceza İnfaz Kurumu'na nakil edileceğini bildirdi. Konu ile ilgili sorulması ve cevaplanması gereken o kadar çok soru var ki... Bu soruların bazılarına 25 Şubat'taki değerlendirmemizde değinmiştik. Yeni açıklamalar yeni sorular doğuruyor:

  • Pozantı Cezaevi'nde 3 yıl önce de bir çocuğun ölümü ardından soruşturma açılmış, müfettişler görevlendirilmiş, olaya karıştığı iddia edilen çocuklar cezalandırılmış, infaz ve koruma memurları hakkındaki dava ise devam ediyormuş. 3 yıl sonra yine müfettişler görevlendirildi. Bu müfettişlerin yapacakları görevin farkı ne olacak? Müfettişler sadece bu iddiaların doğru olup olmadığını araştıracak ise ne değişecek? Esas sorgulamamız gereken ceza infaz kurumunun fiziksel yapısı, personel özellikleri, uygulanan yönetim biçimi bakımından çocukların tutulmasına elverişli olup olmadığı değil mi? Bu durum sorgulanmaz ise, iddialar doğru düzgün araştırılsa bile çocukların güvenliğinin sağlanması mümkün olabilir mi?
  • Soruşturma sonucunda Sn. Ergin'in dediği gibi karanlık hiçbir nokta bırakılmadığını, bu olayda direkt sorumluluğu olan tüm çocukların ve kurum görevlilerinin belirlendiğini ve cezalandırıldığını varsayalım. Bu olayın sorumluluğu sadece kurum içinde kalabilir mi? Nihai sorumluluk o kurumdan sorumlu olanlarda değil midir?
  • Türkiye'de ceza infaz kurumlarında tutuklu ve hükümlü bulunan 2000'in üzerinde çocuk var. Bu olaylar bize acaba "diğer kurumlardaki çocuklar da benzer riskler altında olabilir mi" sorusunu sorduracak mı, yoksa onlarla da başlarına bir şey gelince ilgileniriz mi diyeceğiz?
  • Pozantı'daki 200 çocuk Sincan'a nakil edilecekmiş ve buradaki birer kişilik odalarda kalacaklarmış. Bu çocuklar tutuklu çocuklar, yani daha davaları devam ediyor. Ankara-Adana arası 490 km. Ülkemizde cezaevi nakil aracı bulunamadığı için aynı şehir içinde duruşmaya götürülemeyen tutukluların olduğu bilinirken, bu çocukların hepsinin tüm duruşmalarına gidebileceğinin garantisini verebiliyor muyuz? Ya bu çocukların yakınları? Onlar nasıl ziyaret edecekler çocuklarını her hafta? Aileler çocukları ile ilgilenmiyor ki zaten demek kurtarmaz bizi. Çünkü o çocukların aileleriyle görüşmelerini sağlamak da, gerekiyorsa bunun için ailelerine destek olmak da bizim görevimiz çünkü.

2 Mart 2012

BM'den Çocuklara Başvuru Hakkı

Birleşmiş Milletler'in hak ihlaline uğrayan çocuklara BM Çocuk Hakları Komitesi'ne bireysel başvuru hakkı tanıdığı protokol imzaya açıldı. Türkiye henüz imzalamadı. Başvuru için ulusal hak arama yollarının tüketilmesi gerekiyor.


Bu protokol, çocuk hakkı ihlalleri ile mücadele için hem çocuklara hem de çocuklar ile çalışanlara büyük bir olanak veriyor. Türkiye'nin de en kısa zamanda bu protokole taraf olması sağlanmalı.

Protokole Türkiye'nin de taraf olmasını sağlamak herkesten önce kanun hükmünde kararname ile kendisine çocukları ve çocuk haklarını koruma görevi verilen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sn. Fatma Şahin'in sorumluluğu. Kendisine destek olmak ve erken evlendirilen, okula gönderilmeyen, istismara maruz kalan ve hakları ihlal edilen tüm çocuklar için hemen, şimdi bu protokole taraf olunmasını sağlamak da bizim sorumluluğumuz değil mi?